The OK Plateau – Tamam Düzlemi

That’s the best I can do! It’s impossible to exceed that! That’s it, I’m at my best!..

Is it really the case? Do we really know the limits? When I say really, I mean is it really independent from our own thoughts? Or is it the limit because we code it like that, we code it inline with “that’s fine” mood? How do we decide that better is or is not possible, or do we decide at all? Why do we keep searching for boundaries? Why are we constantly seeking an OK point? These were some of the questions coming to my mind reading Joshua Foer’s book, Moonwalk With Einstein.

“For a long time, people thought that no one would ever run a mile in under four minutes. It was considered an immovable barrier, like the speed of light… (When Roger Bannister broke it in 1954), his accomplishment was splashed across the front pages of newspapers around the world and hailed as one of the greatest athletic achievements of all time. But the barrier turned out to be more like a floodgate. It took only six weeks before John Landy ran the mile a second and a half faster than Bannister, and within a few years four-minute miles were commonplace.”

Joshua Foer, Moonwalk With Einstein

Today the record is owned by Hicham El Guerrouj with 03:43.13. The record dates back to 1999, maybe it’s again got stuck in The OK Plateau.

When we get a new skill, we can talk about three phases. Foer cites two psychologists, Paul Fitts and Michael Posner, and explains them. In summary;

  1. Cognitive State: Stage that we develop strategies to be more effective and that we keep our attention intensive,
  2. Associative State: Stage where habits become regular and attention deintensified (or neurons being bounded tighter)
  3. Autonomous Stage: Autopilot and end of development.

The OK Plateau is where the development ends, and we can stay there for a very long time. For example, our keyboard typing speed more or less remains the same, unless for whatever reason we consciously decide to change 2-4 fingers typing, try to practice blind typing or try to exceed our speed. Once we spend the effort than we move to a higher plateau.

I’m not suggesting that we should constantly try to get better with everything and all the time, (though, I wouldn’t have anything against if this is what you like). I’m suggesting to be aware of the OK plateau. If I’m choosing to say OK, it should be my preference, not disbelief in my own capacity. Putting the preference aside, thinking and feeling that the boundaries are certain and unchangeable, and acting accordingly is actually what stops self development. Testing the boundaries, playing with boundaries and expanding them with every opportunity on the other hand, is exactly what personal development is. Quoting James Carse; “finite players play within boundaries, infinite players play with boundaries” (Finite and Infinite Games). I like to keep it short at the moment as I’m willing to have another post about this book, however if you like a shortcut to learn who is an infinite player, just watch a child playing, better join her/him playing -but let her manage the game-, because children play without boundaries, or they change the boundaries, they change or bend the rules, they do not restrict themselves in the ocean of possibilities. The good news is that, we were also a child once, and we knew how to play an infinite game. Maybe at some point in time, we reached “the OK plateau” and turned our back to the ocean of possibilities, and started to create different types of boundaries for ourselves.

Therefore, the skills we think we are perfect at, maybe have the potential to move to the next plateau. We should ask ourselves, am I at the OK plateau? If the answer is yes and if you want to change it, this awareness should be the starting point to test and to tamper the boundaries. That’s where you have a chance to find the hidden door opening to the ocean of wonderful opportunities 🙂


Tamam sen oldun! Bundan iyisi Şam’da kayısı! Yapabileceğimin en iyisi budur!..

Gerçekten öyle midir? Sınırı gerçekten bilir miyiz? Gerçekten derken, kendi düşüncemizden bağımsız olarak öyle midir? Yoksa biz bunu “tamam kardeşim” tadında, “bu kadar yeter” diye kodladığımız için mi yeter olmaktadır? Daha iyisinin olup olmadığına nasıl karar veriyoruz veya karar veriyor muyuz? Neden hep bir sınır arıyoruz? Neden hep bir tamam noktası arayışı içindeyiz? Joshua Foer’in Einstein İle Ay Yürüyüşü isimli kitabındaki bölümü okurken aklıma gelen sorulardan bazıları bunlar oldu.

“Çok uzun süre insanlar bir milin dört dakika altında koşulamayacağına inanıyorlardı. Işık hızı gibi bu engelin de yerinden oynatılamayacağı düşünülüyordu… Roger Bannister, 1954 yılında bir mili dört dakikanın altında koşunca, başarısı dünyanın dört bir köşesindeki gazetelerin manşetlerine taşındı ve tüm zamanların en büyük atletizm başarısı olarak görüldü. Ama bu hedef neredeyse bir taşkın kapağı gibiydi. Altı hafta sonra John Landy Bannister’dan bir buçuk saniye daha önce bitirdi ve birkaç yıl içinde dört dakikada bir mili koşmak sıradanlaştı”

Joshua Foer, Einstein İle Ay Yürüyüşü, Sayfa 186

Bugünkü rekor 03:43.13 ile Hicham El Guerrouj‘ye ait. Bu rekorun tarihi 1999, belki başka bir tamam düzleminde takılı kaldı.

Yeni bir beceri kazanırken üç aşama söz konusu. Foer bunu Paul Fitts ve Michael Posner isimli iki psikologdan alıntılayarak anlatıyor. Özetle;

  1. Algı Aşaması: Daha verimli olmak için stratejiler geliştirdiğimiz, ilgimizi dikkatimizi yoğun tuttuğumuz aşama,
  2. Bağlantı Aşaması: Alışkanlığın oturması (ya da nöronların daha sıkı bağlanması) ile yoğunlaşmanın azalması,
  3. Özerk Aşama: Otomatik pilot ve gelişmenin durması.

Gelişmenin durduğu yerde tamam düzlemine gelmiş oluyoruz. Uzun süre kalabiliyoruz orada. Örneğin, bilinçli bir çaba harcamadıkça, klavyede yazma hızınız genelde sabit kalıyor, ne zaman iki veya üç dört parmakla yazmaktan sıkılıp bilinçli olarak çaba sarf edip 10 parmak yazmayı veya daha hızlı yazmayı pratik etmeye ve öğrenmeye çalışırsak ancak o zaman mevcut beceriyi bir sonraki aşamaya taşıyabiliyoruz.

Her an her şeyi daha iyi yapmaya çalışmaya çalışmak değil önerdiğim, (ki istiyorsanız ona da itirazım olmayabilir). Tamam düzleminin farkında olmayı öneriyorum. Tamam demeyi seçiyorsam da bunu daha iyisini yapabileceğime inanmadığım için değil, bir tercih olarak istemediğim için yapmamak. Bilinçli tercihi bir kenara koyduğumuzda, sınırların belirgin ve değişmez olduğunu düşünüp hissetmek ve ona göre davranmak gelişimi durduran bir durum. Sınırların bizzat kendisini test etmek sınırların kendisiyle oynamak ve fırsat bulunca genişletmek ise gelişimin bizzat kendisi. James Carse’ın Finite and Infinite Games* isimli kitabından bir alıntıyla: “Sınırlı oyuncular sınırların içinde oynarlar, sınır tanımayan oyuncular sınırların kendisi ile oynarlar.” Bu konuda ayrıca yazmak istediğim için çok uzatmak istemiyorum, sınır tanımayan oyuncu kim, kısa yoldan öğrenmek istiyorsanız oyun oynayan bir çocuğu izleyin hatta onunla -oyunu onun yönetmesine izin vererek- oynayın, çünkü onlar tam da sınırlarla oynarlar, kuralları esnetir, değiştirir, olasılıklar denizinde kendilerini sınırlandırmazlar. Güzel haber şu ki, bir zamanlar hepimiz çocuktuk ve bu şekilde oynamayı çok iyi biliyorduk, sonra işte belki de bir “tamam düzlemi”ne gelince durduk ve olasılıklar denizine sırtımızı dönüp kendimize türlü türlü sınırlar oluşturmaya başladık.

Sözün özü, en iyi haline geldiğini düşündüğümüz becerilerimiz belki de bir sonraki düzleme geçebilme potansiyeline sahiptir. Kendimize sormalıyız, tamam düzleminde miyim? Cevap evet ise ve bunu değiştirmek istiyorsak, bu farkındalıkla beraber bir sonraki adımda sınırları test etmeye, sınırları kurcalamaya başlamalıyız. Bir çocuğun oynadığı gibi keyifle ve sınırlandırmalar olmaksınız oynamalıyız. Bir bakmışsınız, sınırın bir yerinde şahane olasılıklara açılan bir kapı bulmuşsunuz 🙂

*Kitabın bulabildiğim Türkçe çevirisi yok, Sanırım kitabın ismi Sonlu ve Sonsuz Oyunlar olarak çevrilebilir. Alıntının orijinali ise şöyle: “finite players play within boundaries, infinite players play with boundaries”.

Kitapla Ön Sevişme: Bir Öğrenme Tekniği

“Derse hazırlanıp gelin!” lafını kaç yüz kere duyduk acaba eğitim hayatımızda? Ve kaç yüz kere, bunu, bizim faydamıza olacak öğrenme ile ilgili bir şey olarak algılamak yerine, bir ödev veya öğretmenin bir isteği olarak algıladık?

Oysaki basit bir pedagojik gerçek var bu lafın arkasında. Derse hazırlanmak demek, dersi daha iyi anlamak, öğrenmek demek, öğrenileni hafızada daha iyi saklamak, gerektiğinde hafızadan çağırabilmek ve en önemlisi öğrenileni daha yüksek bir ihtimalle daha yüksek bir amaç için kullanabilmek demek. Hafızaya seslenip çağırdığım bilgiyi, yapmak-yaratmak istediğim şey için şekillendirip kullanmak demek başka bir deyişle.

Hazırlanmak bize kaç yüz kere tekrar edildiyse, herhalde neredeyse o kadar kere ihmal ettiğimiz ve yapmadığımız bir eylem oldu. Derse hazırlanmanın bizimle bir ilgisi yoktu çünkü, o öğretmenin bir isteği öğretmenin verdiği bir ödevdi, kendim için yaptığım, aldığım bir şey değil, öğretmen için yaptığım, okul denilen şey için yaptığım, disiplin adına yaptığım bir şeydi. Acaba çocuk aklımız gerçekten anlamaz mıydı bize anlatılsaydı, hadi çocuk aklımız o düzeyde bir pedagojik gerçeği anlayamıyordu diyelim (ki şüpheliyim) oyunlaştırarak anlatmanın bir yolu yok muydu?

Temel eğitim hayatınızı geride bıraktıysanız bu soruya cevap vermenin artık size bir faydasının olma ihtimali yok (çocuklarınız için ihtimal devam ediyor ancak o ayrı bir konu). Ancak, bunun temel eğitim hayatımızdan kalma bir alışkanlık -hatta belki daha doğru bir ifade olarak- bir alışamamışlık olduğunu kavramanın büyük faydası var. Bu kavrayış, bir iki temel yöntemle desteklendiğinde, bugünümüze, bugünkü öğrenmemize ve ilerlememize büyük katkısı olabilecek bir eyleme dönüşebilir. Kitapla ön sevişme, işte bu tekniklerden biri!

Kitapla ön sevişme, eğitim hayatında o sevmediğiniz “derse hazırlan gel” talebinin, yetişkin 18+ versiyonu!

Neden ön sevişme? Çünkü, sonrasının hazzını ve yaratıcılığını, akışkanlığını ve uyumunu mümkün kılıyor. (evet gerçekten yazdım bu soruyu ve evet cevaplar gerçekten o akla gelen kitapla ilgisiz konunun cevapları ile çok benzer 🙂

Okul hayatında yerine getirmediğimiz hazırlık, öğrenmeyi daha zor, hafızada kalıcılığı daha az yerleşik yaptı. Sonra bu öğrenilenleri senelerce hazırlandığımız sınavlarda hafızadan çağırdık, bizi kırmayıp gelenlerle o sınavları geçtik. Sonrasında ancak çok nadir durumlarda o bilgileri yapmak-yaratmak için kullandık. Bir yaratma, bir uyum bir akışkanlık durumuna getirme ihtimalinin varlığını bile fark edemedik çoğu zaman. Sınavdan sonra ne geri çağırdık tüm o bilgileri ne de zaten geri çağırsak da o bilgilerle ne yapacağımızı bilmiyorduk.

Matt Ridley “inovasyon, fikirlerin birbiriyle çiftleşmesiyle ortaya çıkıyor” diyor. Bizse fikirlerin, değil birbiri ile çiftleşebileceğinin, onlarla herhangi bir şey yapılabileceğinin nadiren farkında oluyoruz. Belki de o yüzden mesela en basitinden, “dinlemek” çok önemli diye konuşan, anlatan ama o bilgiyle bir şey yapması gerektiğini, dinleyip anlayıp tepki vermesi gerektiğini anlamayan ve yapmayan bir dolu iş arkadaşımız var. Bilgi sürekli turşusu kurulan lahana haline geliyor, turşusu kurulmuş sonra da kaldırıldığı dolapta unutulmuş kavanozlar oluyor ya da her yemeğin yanına çıkarılan lahana turşusu gibi, ilgili ilgisiz her iş ortamında her konunun yanına çıkarılan “dinleme turşusu” oluyor. Oysa ki lahana, salatasından sarmasına, çorbasından böreğine, kapuskasından pizzasına, ve henüz denenmemiş yaratılmamış sizin mutfakta yaratmanızı bekleyen olasılıkları içinde barındırıyor.

Kitapla ön sevişme, yaratmak üzere, ilerlemek üzere öğrenileni canlı tutma ihtimalini artıran bir teknik. Kitabın ön ve arka kapaklarının okunması, içindekilerin okunması, giriş – önsöz bölümlerinin okunması gibi basit ve belki kısmen alışkanlıkla zaten yaptığınız adımlardan ibaret. Buna dilerseniz, kitabı hızlıca taramak, resim, grafik ve tablolara önden şöyle bir göz atmak, içindekiler bölümünü okurken tam anlamlandıramadığımız bir bölüm için gidip o bölüme şöyle kabaca ne ile ilgili olduğunu anlayacak kadar bir bakmak gibi adımları da ekleyebiliriz. Ve önemli bir nokta, tüm bunları ne için yaptığımızın farkında olarak yapmamız gerekiyor.

Yaptığımız şey şu, beynimize birazdan ne öğreneceği ile ilgili ipucu veriyoruz, onu hazırlıyoruz. Ona emir veriyoruz, diyoruz ki, ben birazdan yaratıcılıkla ilgili bir kitap okuyacağım, bu kitapta yaratma cesareti, yaratıcılığın doğası, bilinçdışı, sınırlar ve biçim tutkusu isimli bölümler olacak. Sen şimdi gerekli hazırlıkları yap, bu yeni bilgilere yer aç, bu bilgilerin gelip yerleşeceği odacıkları (bal peteği gibi) hazırla ve hatta bu konularla ilgili eski bilgileri biraz ön taraflara çağır ki, okurken bu yeni bilgileri eskilere bağlayalım, güçlü bağlar kuralım, kalıcı olsunlar, üretken olsunlar, yaratıcı olsunlar…

Bütün bunları beyninize böyle anlatmanıza gerek yok, anlatsanız da beyniniz Türkçe bilmediği için anlamayacak. Siz adımları yerine getirin ve ne için olduğunu aklınızda tutun, beyniniz onu anlayıp ne yapması gerektiğini bilecek.

Son bir öneri, beyniniz ne yapacağını bilecek evet, ama azıcık zamana, üstüne yatmaya ihtiyaç duyacak. O yüzden, mümkünse bu ön tanışmayı kitabı okumaya başlamadan bir gün önce yapın. Hatta, yeni aldığınız kitapları ilk elinize aldığınızda bunu yapın, sonra okumaya başlamadan önce bir daha yapın.

Sonra! Sonra okuyun, ön sevişmeden sonra sevişmek gibi olacak. Kitapla sevişmek, hakkıyla, hakkını vererek sevişebilmek ayrı bir yazı konusu 🙂


Notlar: Bu teknikle, ve öğrenme ile ilgili diğer pek çok teknikle ilgili şu online ve ücretsiz eğitimi tavsiye ediyorum: Learning How to Learn (Öğrenmeyi Öğrenmek), haftada 1-2 saat ayırarak 4 haftada bitirilebilecek bir online eğitim – MOOC. Tamamı için Türkçe alt yazı yok ancak ilk bir haftalık bölümün büyük kısmında Türkçe alt yazı vardı diye hatırlıyorum.

Ayrıca, bu ve benzer teknikleri içeren “Öğrenmeyi Öğrenmek” başlıklı bir kaç saatlik bir atölye çalışmasının da hazırlıklarını yapıyorum. Bahara girerken duyurusunu yapmayı ve bu yazıyı buraya kadar sabırla okuyan herkesi de bu çalışmalarda görmeyi umuyorum. Katılmak ve ön kayıt yapmak isteyenler yorum olarak ilgilerini belirtebilir veya bana bir e-mail gönderebilirler: aligulum@aligulum.com

Neurons Fire Together Wire Together – Birlikte Ateşlenen Nöronlar Birlikte Bağlanır

A simple, yet very powerful sentence, especially if you want and need a revolution in yourself. This will not only show you the road to revolution, but also will guide you through. Or, if you want to understand why some behaviors are so resistant against change (be it in in yourself, in somebody else, in organization, community, or society), understanding this sentence will also help in illumination as well.

Very simply put, brain works with neurons -electrically- communicating to each other. Every single activity you perform, name anything from enjoying your cup of tea to the ways you solve difficult problems, certain cells will connect to other certain cells, one after another. Like cell 28 connecting to cell 45, that to 833, that to 2 and that to 39874 etc. So, lets assume that this is the order of cells for you to handle tough situations: 28-45-833-2-39874! Two things to underline:

  1. Every time you approach a difficult situation the same way you used to do, this sequence gets stronger; imagine like every time you use 28-45-833-2-39874, a round of stretch film is wrapped around these cells, making connections stronger. This is called neuroplasticity and indeed it’s a good thing as it will help you to get better, quicker and provide you deeper ability to perform what ever you do with this set of neurons.
  2. When you face a new situation requiring a new behavior however, your brain will have tendency to act in this old way (too much stretch film around). For example, you will need 28-48-39874-18-763 this time but your neurons will kind of rebel against you and they will try to stick with 28-45-833-2-39874! This is, again in a very simplistic way, why change is usually not an easy thing. 

The second sounds scary, and it is if you don’t face it. You need to look, see, accept & maybe also respect this scary part. The moment you do so, the control is back in your hands, magic happens, and you to start to see that this difficulty is only a new beginning in setting up a new behavior (2 becoming 1).

Therefore, first time you do something, first time you learn something, the new set/new sequence of neurons will only have weak ties (like they will only smile at each other). If you repeat ties will get stronger (they start flirting). If you further repeat it’s even stronger (relationship) and in case if you even go further and connect them with some other already existing neuron sets, you kind of embed them for much longer time and make them more ready to be with you in different and creative ways when needed (like achieving an evergreen relationship).

image credit: goodreads.com

So, keep the saying in mind and on one hand beware of already existing wires getting in the way, on the other hand keep your perseverance in firing neurons together until new desired behavior is wired (probably around 66 days) the way you like (and until next time you like to change 😉 )

I came across this sentence while reading David Rock’s great book, Your Brain at Work (Further blog posts will follow about this great book). As Rock also refers, this whole theory is a simplified version of so called Hebbs’s Rule named after psychologist Donald Olding Hebb.


Birlikte Ateşlenen Nöronlar Birlikte Bağlanır

Kendinizle ilgili büyük bir değişime, devrimsel bir dönüşüme karar verdiğinizde işinize çok yarayabilecek, basit, basit olduğu kadar güçlü bir cümle. Dönüşümün, adım adım nasıl gerçekleşeceğini anlamanızı sağlar, ve bu anlayış, süreç içerisinde tıpkı bir refakatçi gibi size eşlik ve yardım eder. Aynı basit cümle, başka bir açıdan ele aldığımızda, başkalarının (hatta kurumların, topluluk veya toplumun) bazı davranışlarının, değişim karşısında neden aşırı dirençli olduğunu da kavramaya yardımcı olur.

Basit bir şekilde ifade edersek, beyindeki nöronlar birbirleri ile elektriksel olarak iletişim kurarlar. Gerçekleştirdiğiniz her bir aktivitenizde (aklınıza ne gelirse, bir bardak çay içmenin tadına varmaktan, zor bir problemi çözmeye kadar), belirli hücreler başka belirli hücrelerle, sıralı olarak bağlantı kurarlar. Örneğin, 28 numaralı hücre 45 numaralı hücreye, o 833 nolu hücreye, o 2 noluya ve o da 39874 nolu hücreye bağlanır gibi. Bu varsayımsal hücrelerin, sizin zor bir durumu çözdüğünüzde kullandığınız hücreler olduğunu düşünelim:
28-45-833-2-39874! Burada iki şeyin altının çizilmesi gerekir:

  1. Zor bir durumu çözmek için, alışageldiğiniz yolu her kullandığınızda, bu sıralama daha güçlü hale gelir. Aynı yolu kullandığınız her defasında 28-45-833-2-39874‘ün etrafına bir kat streç film sarılıyor, bağlantıları daha güçlü kılıyor diye düşünelim. Buna neuroplastisite deniyor, ve aslında iyi bir şey çünkü sizi daha iyi, daha hızlı yapıp, bu nöron seti ile ilgili yaptığınız faaliyette daha derin bir performans sergileyebilmenize olanak sağlıyor.
  2. Ancak, yeni bir davranış gerektiren yeni bir durumla karşılaştığınızda, beyniniz eski ve alıştığı şekilde davranma eğiliminde oluyor (çok fazla streç film kaplanmış). Örneğin, size bu defa 28-48-39874-18-763 sıralamalı nöronlar gerekiyor, ancak eski nöronlar size karşı bir nevi direnç gösteriyor ve eski 28-45-833-2-39874 setine sadık kalmaya çalışıyor. Gene, çok basite indirgenmiş haliyle, değişimin kolay bir şey olmamasının sebebi de budur.

İkinci madde biraz korkutucu duruyor, eğer yüzleşmezseniz gerçekten de korkutucudur. Bu bölüme bakmanız, görmeniz, kabul etmeniz ve belki de saygı duymanız gerekir. Bunu yaptığınız anda, kontrol tekrar size geçer, büyü kendini gösterir, ve bu değişim zorluğunun sadece yeni bir davranışın oluşturulmasındaki yeni bir başlangıç olduğunu anlarsınız (2’nin 1 haline gelmesi).

Benzer şekilde, bir şeyi ilk defa yaptığınızda, bir şeyi ilk öğrendiğinizde, yeni nöron seti/sırası birbirine çok zayıf bağlarla bağlanacaklar (birbirlerine sadece gülümsediklerini düşünün). Eğer bu davranışı, bu öğrenmeyi tekrar ederseniz bağlar güçlenecek (flört etmeye başlayacaklar), daha fazla tekrar ederseniz daha da güçlenecek (ilişki) ve daha da ileri gidip bunları halihazırda var olan başka nöron setleri ile bağlarsanız (beraber kullanırsanız), hem daha kalıcı olacaklar hem de ihtiyaç duyduğunuzda daha değişik ve daha yaratıcı formlarda sizin yanınızda olacaklardır (sürekli kendini yenileyebilen ilişki gibi).

image credit: goodreads.com

Dolayısıyla, bu sözü akılda tutmak, ve ikili bir yaklaşımla, bir yandan mevcut bağlantıların ayağınıza dolanmamasına dikkat etmek gerekir, bir yandan da, yeni davranış istediğiniz şekle gelene kadar yeni davranışa ait nöronları sabırla ve ısrarla (muhtemelen ortalama 66 gün kadar) ateşlemek gerekir (bir sonraki değişim isteğinize kadar;) ).

Bu cümleye David Rock’ın İş’te Beyniniz isimli kitabında denk geldim. (Bu şahane kitapla ilgili ayrıca yazacağım). David Rock’un da referans verdiği gibi, bu cümle ile basitleştirilmiş teori Hebb Kanunu olarak bilinmekte ve ismini psikolog Donald Olding Hebb‘den almaktadır.

Principle of Legitimacy – Meşruluk İlkesi

“When people in authority want the rest of us to behave, it matters—first and foremost—how they behave. This is called the “principle of legitimacy,” and legitimacy is based on three things. First of all, the people who are asked to obey authority have to feel like they have a voice—that if they speak up, they will be heard. Second, the law has to be predictable. There has to be a reasonable expectation that the rules tomorrow are going to be roughly the same as the rules today. And third, the authority has to be fair. It can’t treat one group differently from another.”

David and Goliath: Underdogs, Misfits, and the Art of Battling Giants; Malcolm Gladwell

“Your protest is not legal!” said chancellor to our friends, who were representing boycotting students. It was twenty two, twenty three years ago, and we were protesting privatization of cafeteria and high increase in lunch prices. Probably, the protest was really not legal, maybe still it is not. Yet, regardless of its being legal or not, authority would find an article, an exception, and would say it’s not legal bla bla bla, it’s not the time etc etc, you mind your business, know your place, so on and so forth. Anyways, our chancellor professor, who currently sends us lovely emails asking to hold hand in hand to support our university, at that time was trying to set us apart from acting together and was finding no shame to threaten us with law. He got his answer from one of our friends who was studying political science; “maybe, but it is legitimate!”. The reasoning behind probably was from political science and did not have much to do with what I quoted from Malcolm Gladwell. Still, this was the first event I remembered when reading this bit in the book. Our dear professors, were breaking the first law by not listening to our voice, breaking second law by changing the traditional rule of university supporting students with subsidized food, and breaking the third law by starting to behave differently to supporters and non supporters of boycott about other student rights.  

On the other hand, legitimacy is not something that requires a fancy description. It does not because humans act against unfairness “not according to a cold mathematical logic, but rather according to a warm social logic” as Yuval Noah Harari says in Homo Deus. This social logic is so much burnt into humans, that shows itself as an immediate reaction against unfairness which can be observed even in games played by children, and surely in business and daily life of adults. 

Today, tension in both social and economic life (independently from your or my ideas about its reasons), is pushing executives to find solutions, to learn more, to change, to progress, and to work better. Yet, only few is achieving so and non-achievers are finding their solutions in attacking principles of legitimacy, an element embedded into our genetic codes.  The most recent case is seen in France in act of yellow vest protests, and we may find many more in very recent world history. 

In business world, we are seeing executives and executive groups who instead of trying to keep pace with change, are bemoaning about conditions, acting as if finding solutions and showing direction are not their fundamental duties and using those complaints as weapons against principles of legitimacy. The trendy terms of recent past such as inclusive management, synergy, transparency, internal customer, employee engagement, or anything similar coming to your mind, are usually and firstly forgotten by companies who used them most. They claim to apply “immediate prevention” which  basically means people being laid off, their careers and dreams being harmed without their solutions and voices being listened to. Without asking if we could have preserved the rules, rules are being changed with lame excuses, and as opposite of fairness, people are categorized as “dispensable” and “not yet dispensable” which surely will soon accompanied by changing attitudes too. 

David and Goliath

These unpleasant patterns, should trigger hope, not pessimism despite all its bitterness. The giant attacking the principles of legitimacy, may have a very big body. However, the reasoning behind his attack is caused by his own weakness, his stagnancy and his unwieldiness. The giant, today playing with principles of legitimacy, tomorrow might crash the whole organization with his sloppiness, and what seems unfair today might put you in an advantageous place by saving you from staying under the debris. 

If you liked the subject, you may first like to listen the unheard story of David and Goliath from Malcolm Gladwell. (15minutes) Then, you may read his book David and Goliath: Underdogs, Misfits, and the Art of Battling Giants. Alternatively, you may comment below and we may discover the rest together. 


“Otorite sahibi insanlar geri kalanımızın uslu durmasını istiyorsa, her şeyden önce kendilerinin uslu durması gerekir. Buna “meşruluk” ilkesi denir ve meşruluk da üç şeye dayanır. Birincisi, otoriteye riayet etmesi istenen insanlar, söz sahibi olduklarını -düşündüklerini söyledikler takdirde seslerinin duyulacağını- hissetmelidir. İkincisi, yasalar öngörülebilir olmalıdır. Yarınki kuralların bugünkü kurallarla kabaca aynı olacağına dair makul bir beklenti olmalıdır. Ve üçüncüsü yönetim adil olmalıdır. Bir gruba diğerinden farklı davranamaz.”

Davut ve Golyat – Olağan Mağluplar İçin Devlerle Savaşma Sanatı, Malcolm Gladwell

“Boykotunuz yasal değil!” demiş bizimkilere zamanın rektörü. Yirmi üç, yirmi dört yıl önce, üniversite yemekhanesinin özelleştirilmesini ve yemek fiyatlarının katlanarak artmasını protesto eden öğrencilerin temsilcilerini makamına kabul ettiğinde böyle söylemiş. Belki gerçekten de yasal değildi, belki hala değil, öyleyse ve öyle değildiyse bile, otorite, elbet bir yasa maddesi bir istisna bulunabilir, bık bık bık yasal değil, vık vık vık sırası değil, bıy bıy bıy şimdi değil, sen işine bak, haddini bil, bir dolu şey söyleyebilir. Neyse, bugün bizlere canım çocuklarım, üniversitemiz için el ele verelim hadi güzellerim diye mailler gönderen rektör hocamız, o zaman zaten el ele vermiş bizi ayrı düşürmeye çalışıyordu ve yasal değil diyerek gözdağı vermekte de bir beis görmüyordu. Cevabını, siyaset bilimi okuyan arkadaşlarımızdan biri vermiş o zaman, “olabilir ama meşru!”. Arkadaşımızın gerekçeleri muhtemelen Malcolm Gladwell’den yaptığım alıntıdan farklı ve siyaset bilimine referans veriyordu. Gene de kitapta bu bölümü okuduğumda ilk aklıma gelen şey bu olay oldu. Çünkü sevgili hocalarımız, o zaman bizleri dikkate almadan yemekhaneyi özelleştirerek birinci kuralı, üniversite yemekhanesinin kar edebilen bir kuruma dönüşmesine izin verip üniversitenin öğrenciyi desteklemesi geleneğini yıkarak ikinci kuralı, ve detayına şimdi giremeyeceğim şekilde, yemekhane boykotunu destekleyenler ve desteklemeyenler olarak öğrencileri ikiye bölüp diğer etkinliklerde ve sosyal hakların sunulmasında farklı davranarak üçüncü kuralı çiğnemişlerdi. 

Öte yandan, meşruluk, çok da öyle cafcaflı bir tanım gerektiren bir kavram değil. Değil çünkü haksızlık ve haksızlığa uğrama karşısında insanlar, Yuval Noah Harari’nin Homo Deus‘da dediği gibi “katı matematik mantığı ile değil, duyarlı bir sosyal mantıkla hareket eder”. Bu sosyal mantık uzun insanlık tarihinde öylesine işlemiştir ki içimize, küçük çocukların oyunlarında da yetişkinlerin iş veya iş dışı hayatlarında da neredeyse tam bir refleks olarak haksızlık karşısında kendini öne atar. 

Bugünse, hem sosyal hem ekonomik hayattaki gerginlikler (sebepleri ile ilgili fikirlerimden ve fikirlerinizden bağımsız olarak), kamu veya özel alandaki yöneticileri çözüm bulmaya, daha çok öğrenmeye, değişmeye, işbirliğine, ilerlemeye, işlerini daha iyi yapmaya iterken çok azı bunu başarabiliyor ve çuvallayanlar çözümü saldırıda bulup, genetik kodlara işlenmiş en temel ilkelerden birine, meşruluk ilkesine ihanet ediyor. En günceli Fransa sarı yeleklilerin olayında olmak üzere, tüm dünyadan çok yakın tarihe ait onlarca örnek sayılabilir.

İş hayatında ise tüm bu değişime ayak uydurmaya çalışmak yerine, şartlarla ilgili sızlanan, çözüm bulma, yön gösterme görevini bir köşeye atıp tüm bu sızlanmaları meşruluk ilkelerine karşı silahlara dönüştüren yöneticileri, yönetici gruplarını görüyoruz. Son yılların pek moda lafları olan katılımcı yönetim, sinerji, şeffaflık, iç müşteri, beraber yönetim, aklınıza bu minvalde ne gelirse, en çok da bu lafları kullanan şirketler tarafından unutulup “acil önlem” adı altında sesi ve çözümleri dinlenmemiş insanları işlerinden ediyor, kariyerlerini, hayallerini zedeliyor. Kurallar korunabilir mi diye sorulmadan, türlü bahanelerle kurallar değiştiriliyor ve herkese adil davranmanın tam tersi olarak insanlar “vazgeçilebilir” ve “ilk etapta vazgeçilemez” olarak ayrılıp farklı muamele görmeye başlıyor. 

Davut ve Golyat

Bu tatsız örüntüler, tüm tatsızlığına karşın, karamsarlığı değil, tam tersine umudu tetiklemeli. Meşruluk ilkelerine saldıran dev, cüsse olarak büyük olsa da, saldırı sebebi cüssesinin tersine bizzat kendi güçsüzlüğü, kendi hareketsizliği ve hantallığıdır. Bugün meşruluk ilkeleri ile oynayan dev, yarın elinin ayağının dengesizliği ile tüm bir kurumu ezebilir ve belki de bu sizi enkaz altında kalmadığınız için avantajlı duruma getirebilir. 

Konu ilginizi çektiyse, Malcolm Gladwell’den Davut ve Golyat Hikayesini Türkçe altyazılı olarak dinleyebilirsiniz (15 dk’lık TED konuşması). Sonra yetmez ise, Gladwell’in kitabı Davut ve Golyat – Olağan Mağluplar için Devlerle Savaşma Sanatı‘nı okuyabilirsiniz. Alternatif olarak bu yazıya yorum yazabilirsiniz ve sonrasını beraber keşfedebiliriz. 

5 Minutes Favor – 5 Dakikalık İyilik

giveandtake

Adam Grant, in his book Give and Take, says that people who help others without expecting anything in return (givers) become more advantageous in long run, compared to people who tends to take without giving (takers) and to people who tries to balance take and give (matchers). He also provides many supporting examples from different areas.

An excerpt that maybe reflects the essence of the book is five minutes approach from Adam Forrest Rifkin who practices it as a rule of giving: “You should be willing to do something that will take you five minutes or less for anybody.” 

If we do accept that each person is unique, we may also accept that each person reserves unique possibilities for others. In other words, I do have the potential of doing something useful for anyone. Put differently, I might have the key to the gate that someone might joyfully like to go through, and I can achieve this with five minutes effort. The gate does not have to be a gigantic one, be it a tiny little gate, still it might be the very first door towards the main gate the person is trying to reach.

Surely, the opposite is true as well. Every person I encounter, might be holding a tiny key for me.

That’s a possibility, a probability. Indeed, potential does exists, yet to have it realized and having it reveal a positive, is a possibility, a probability. Potential needs to be set in motion. And motion can be triggered by a simple question, “what can I do for this person in five minutes?”

Another take from the book which includes a clear motion suggestion, “When you meet people,” says former Apple evangelist and Silicon Valley legend Guy Kawasaki, regardless of who they are, “you should be asking yourself, ‘How can I help the other person?'”.

In a way, its growing through giving, creating through giving, reaching your own potential through giving.


 

givenadtake-tr

Adam Grant’ın Vermek ve Almak isimli kitabı, karşılık beklemeden başkaları için bir şeyler yapan insanların (vericilerin), bir şey vermeden almaya eğilimli insanlara (alıcılara) ve kabaca ‘aldığım kadar veririm’ diyen insanlara (dengeleyicilere) göre uzun vadede daha avantajlı olduklarını pek çok örnekle anlatıyor.

Etkileyici ve bir anlamda kitabın özünü yansıtan bir alıntı, Adam Forrest Rifkin’in kural olarak uyguladığı beş dakikalık destek yaklaşımı: “Beş dakika veya daha az vaktinizi alacak bir şeyi herkes için yapabiliyor olmanız gerekir”.

Her insanın eşsiz olduğunu kabul ediyorsak, her insanın, başkaları için eşsiz olasılıklar barındırdığını da kabul edebiliriz. Başka bir deyişle, ben, herhangi biri için faydalı olabilecek bir şey yapabilme potansiyeline sahibim. Hatta başka türlü söylersek, başka birinin içinden keyifle geçmek isteyeceği bir kapının anahtarına sahip olabilirim, beş dakikalık bir çabayla bunu paylaşabilirim. Kapı illa kocaman bir kapı olmak zorunda değil, minicik bile olsa belki de kişinin erişmeye çalıştığı ana kapı istikametindeki ilk minicik kapı olabilir.

Ve elbet, tersi de mümkün, tanıştığım herkes, benim için minik de olsa bir anahtar taşıyor olabilir.

Bir olasılık, bir ihtimal elbet bu. Daha doğrusu, potansiyelin kendisi var ancak potansiyelin ortaya çıkması ve olumlu bir şey sunması bir ihtimal, bir olasılık. Potansiyelin harekete geçirilmesi gerekir. Hareket ise basit bir soru ile tetiklenebilir, ‘beş dakika vakit ayırıp bu, şu, o kişi için ne yapabilirim?’

Kitaptan, hareket tavsiyesi içeren bir alıntı daha. Guy Kawasaki’ye göre “İnsanlarla tanıştığınız zaman kim olduklarına bakmasızın kendinize şunu sormanız gerekir; ‘Bu insana nasıl yardım edebilirim?'”

Vererek büyümek, vererek yaratmak, vererek kendi potansiyeline erişmek bir nevi.

Curiosity vs intelligence – Merak zekâya karşı?

Came across this terminology and kind of fall in love about it, CQ – Curiosity Quotient, it’s like  IQ – Intelligence Quotient but as the name itself indicates it is not about intelligence but about curiosity. A World Economic Forum article is describing CQ as one’s ability to have a powerful motivation to learn a particular subject. I loved it as it supports my belief in learning, that learning will be one of the key driving force, if not already is, for individual and organizational development in near future.

Further search about CQ – Curiosity Quotient led me to a wiki article which says the terms is defined by Thomas L. Friedman who also suggests fictitious formula about it, adding PQ – Passion Quotient into equation:

CQ + PQ > IQ
Curiosity Quotient + Passion Quotient > Intelligence Quotient

“Thomas Friedman states that when curiosity is paired with passion in the exploration of a subject of interest, an individual may be able to acquire an amount of knowledge comparable that of a person who is exceptionally intelligent, because of the vast amount of information resources available through the Internet.”

My simplistic interpretation is that, having a passion for learning, learning whatever you like to learn, increases your capabilities, outgrowing your IQ.

PQ – Passion Quotient remaining as a further topic to dig, let’s remain curious, curious to learn towards our interests, I believe that also means keeping the door open for your undiscovered opportunities.

Now, are you curious about how curios you are ? 🙂 Here is a nice test from HBR. Enjoy.


CQ – Merak Katsayısı görür görmez beni etkileyen bir kavram oldu. IQ diye bildiğimiz Zekâ Katsayısı gibi ancak zeka yerine, adının gösterdiği gibi merakla ilgili bir kavram. Dünya Ekonomik Forumu’nun sayfasındaki bir makale CQ’yu ‘belirli bir konuyu öğrenmek için kişinin güçlü bir motivasyona sahip olma becerisi’ olarak tanımlıyor. Henüz değilse bile, yakın gelecekte, öğrenme, kişisel ve organizasyonel gelişim için temel itkilerden biri olacak diye düşünüyorum, CQ kavramını sevmemin sebebi de bu görüşümü destekliyor olması sanırım.

CQ – Merak Katsayısı ile ilgili bir sonraki arama, kavramın Thomas L. Friedman tarafından tanımlandığını söyleyen bir wikipedia makalesine gidiyor. Friedman, işin içine PQ – Tutku Katsayısı da katarak simgesel bir formül de öneriyor:

CQ + PQ > IQ
Merak Katsayısı + Tutku Katsayısı > Zekâ Katsayısı

“Thomas Friedman, merak tutku ile birleştiğinde, ilgi duyulan bir konunun keşfedilmesinde, kişinin olağanüstü zeki bir kişinin elde edebileceği ile yarışabilecek bir bilgi edinebileceğini, çünkü, internetin muazzam bir bilgi kaynağı sunduğunu söylüyor.”

Benim basite indirgenmiş yorumum; herhangi bir konuda, öğrenme tutkusuna sahip olmak,  yapabileceklerinizi, IQ’nuzun yapabileceklerini geçecek şekilde artırır.

PQ – Tutku Katsayısını daha sonra ele almak üzere kenarda tutuyorum. O zamana kadar, meraklı olun, kendi ilgilerinize doğru merak etmekten hiç vazgeçmeyin. Bu bilinçli merakın, henüz keşfedilmemiş fırsatlarınız için kapıyı aralayacağına inanıyorum.

Ve, şimdi ne kadar meraklı olduğunuzu merak ediyor musunuz? 🙂 HBR’dan merak giderecek bir test. (Google Translate doğrudan çeviremedi maalesef, test sayfasına google translate eklentisi yüklenmiş chrome tarayıcıdan girdiğinizde, soru soru çevirip hızlıca cevaplamak mümkün)

 

Optimistic October – İyimser Ekim

İyimser olmak gittikçe zorlaştığı için belki. Belki pek de iyimser olamadığımdan. Belki de naifliğimden. Bugün bu İyimser Ekim Takvimini görünce, bunu paylaşmalıyım diye düşündüm. Takvimi yapan www.actionforhappiness.org adresine yazdım, ben bunu Türkçeye çevirmek istiyorum dedim, hay hay dediler, teknik destek verdiler, çevirdim yolladım ve takvim hızlıca sayfada yerini aldı. http://www.actionforhappiness.org/optimistic-october

İyimserliğin, umudun, harekete geçmenin yaygınlaşması için küçücük bir katkı. Mutlaka minik, minicik de olsa faydası dokunacaktır birilerine diye umuyorum.


Optimistic October calendar from http://www.actionforhappiness.org/optimistic-october. They were also so kind and helpful when i asked them to contribute with Turkish translation. I see this as a tiny little contribution to spread optimism, hope and getting into action.