What you resist… – Direndiğin şey…

The full version is “what you resist not only persists, but will grow in size.” Complementary to previously suggested idea, as long as we refuse to accept (resist), simply we cannot create a solution. Problem will remain and probably, at least in our mind, will also grow. Yet, the suggestion is not, definitely not, falling into trap of destiny. Just the opposite, accepting is only accepting the existence of the problem and instead of resisting or complaining, simply handling it as a starting point for discovery of a desired solution.
Tam versiyonu şöyle «direndiğin şey, sadece devam etmekle kalmaz, aynı zamanda büyür». Daha önceden ele aldığımız fikri tamamlıyor, kabul etmeyi reddettiğimiz sürece (direnç), bir çözüm bulmamız mümkün olmuyor. Problem devam ediyor, ve aynı zamanda, en azından zihnimizde, büyüyor. Ancak önerilen, kesinlikle kaderciliğe boyun eğmek değil. Tam tersine, kabul etmek, problemin varlığını kabul etmek anlamında sadece. Şikayet etmek veya direnmek yerine, basitçe problemi ele almak ve böylece kabul etmek eylemini, istediğimiz çözümü keşfetmek için bir başlangıç noktası olarak kullanmak anlamına geliyor.

Accept! – Kabul Et!

In other words, if you want to solve your problem the first and most important thing to do is accepting the existence of the problem. Otherwise, simply you don’t even have a case to work on. No solution can be found if you don’t know what problem you are trying to solve. Put the problem on your table, face it, and that will give your brain the absolute order: «solve it!», and your brain will do that! Accepting is starting point for possibilities, starting point for good things to have… what happens if you don’t accept, that will come in problem #3 but also was in problem #1.

Başka bir deyişle, probleminizi çözmek istiyorsanız yapacağınız en önemli ve ilk şey sorunun varlığını kabul etmek. Aksi takdirde, üzerinde çalışacağınız bir şeyiniz bile olmaz. Hangi sorunu çözmeye çalıştığımızı bilmiyorsak çözüm bulamayız. Sorunu, problemi masanın üstüne koyun, yüzleşin ve bu beyninize çok kesin ve açık bir emir verecek «çöz bunu!» ve beyniniz bunu yapacak! Kabul etmek olasılıklar için, güzel şeyler için başlangıç noktası… Kabul etmezsek ne oluyor, o kısım problem #3’de ve problem #1’de.

%1 for Olympic Gold – Birincilik için %1

When Sir Dave Brailsford became head of British Cycling in 2002, the team had almost no record of success: British cycling had only won a single gold medal in its 76-year history. Sir Dave gambled that if the team broke down everything they could think of that goes into competing on a bike, and then improved each element by 1%, they would achieve a significant aggregated increase in performance. He was hoping his Team Sky to win Tour de France in five years with this method, they won in 3!
This method might be especially beneficial in case you really don’t have any element that needs big improvement to bring you further success, then applying this method might construct the path of success bit by bit.

The full story is here – Hikayenin tamamı burada.

Sir Dave Brailsford, 2002 yılında British Cycling’ın başına geçtiğinde, takımın daha önceye ait hemen hiçbir başarısı yoktu. İngiltere bisiklet takımı 76 yıllık tarihinde sadece tek bir altın madalya kazanmıştı. Sir Dave, bisikletle yarışmaya dair her bir unsuru çıkarıp, her birini %1 oranında daha iyi hale getirerek performansta önemli ve toplam bir artış elde edebileceğini düşündü. Bunu uygulamaya geçirdiğinde, takımı Team Sky’ın ‘Tour de France’ı beş yıl sonra kazanmasını umuyordu, 3 yılda kazandılar.
Bu yöntem, işinizle ilgili bölümlerin herhangi birinde çok ciddi bir gelişim ihtiyacı olmadığında ve gene de toplamda başarınızı artırmaya ihtiyaç duyduğunuzda işe yarayabilir.

The Tipping Point – Kıvılcım Anı

“But if there is difficulty and volatility in the world of the Tipping Point, there is a large measure of hopefulness as well. Merely by manipulating the size of a group, we can dramatically improve its receptivity to new ideas. By tinkering with the presentation of information, we can significantly improve its stickiness. Simply by finding and reaching those few special people who hold so much social power, we can shape the course of social epidemics. In the end, Tipping Points are a reaffirmation of the potential for change and the power of intelligent action. Look at the world around you. It may seem like an immovable, implacable place. It is not. With the slightest push—in just the right place—it can be tipped.” “It is possible to do a lot with a little” (The Tipping Point, Malcolm Gladwell)

“Kıvılcım Anı dünyasında bir zorluk ve gelgeçlik varsa da aynı zamanda büyük miktarda umut da var. Sadece bir grubun sayısında oynama yaparak o grubun yeni fikirlere açık olmasında çok büyük ilerlemeler sağlayabiliriz. Bir bilginin sunumunda oynamalar yaparak onun yapışkanlığını önemli ölçüde artırabiliriz. Sadece büyük bir toplumsal gücü elinde bulunduran o birkaç özel insanı bulup onlara ulaşarak sosyal salgınların akışını biçimlendirebiliriz. Sonuç olarak, Kıvılcım Anları zekice yapılan bir eylemin gücünün ve değişim potansiyelinin teyididir. Çevrenize şöyle bir bakın. Sarsılmaz, amansız bir yer gibi görünebilir. Ama öyle değil. En küçük bir dokunuşla –doğru yere yapılırsa- bir kıvılcım çakabilir.” “Az bir şeyle çok şey yapmak mümkündür”

Kıvılcım Anı, Malcolm Gladwell; kitap özeti için tıklayınız.

No One is Average – Hiç Kimse Ortalama Değil

The quote is from Seth Godin (Akimbo – I see you), and he is discussing it in relation to end of industrial age, the age when the system itself was above everything and we all needed to accommodate to the system. Yet, it is not like this anymore because of many reasons; our expectations are increasing with the increased amount of information we are facing every day, the severity of competition is pushing companies to take more specific actions to attract customers, easy reach to different alternatives and many more… We learn more, we ask more, and we push for more as customer! And at work, when we are not the customer but having customers, this situation is pushy for us, no one is accepting the average any more.

Alıntı Seth Godin’den (Akimbo – I see you), ve kendisini bunu endüstriyel çağın, yani sistemin her şeyin üstünde olduğu ve herkesin sisteme ayak uydurmak zorunda olduğu çağın, sonu bağlamında ele alıyor. Her gün karşılaştığımız yeni bilginin çokluğu, rekabetin artmasıyla şirketlerin müşteri çekmek için daha spesifik aksiyonlar alması ve alternatiflere daha kolay ulaşmak gibi pek çok sebepten dolayı durum değişiyor artık. Daha çok öğreniyoruz, daha çok istiyoruz, ve müşteri olarak daha zorlayıcı oluyoruz! Ve işteyken, yani artık müşteri olmadığımız ve müşterilerimiz olduğunda, durum bizim için zorlayıcı hale geliyor, çünkü artık kimse ortalamayı kabul etmiyor.

“Domino” Effect – Etkisi

Everybody knows that a domino can bring down another one. It was only in 1983, Lorne Whitehead discovered that domino falls could also topple bigger things. This is also an example of geometric progression as in folding papers. Domino #18 is bigger than Tower Pise, #23 Eiffel Towe, #31 Mount Everest, #57 can serve as a bridge to the moon! Think big, and start today!

Whitehead’s article was published in American Journal of Physics. Domino effect and personal development is further discussed in Gary Keller & Jay Papasan’s book The One Thing

Bir domino taşının başka bir domino taşını devirebildiğini herkes bilir. Ancak 1983 yılında Lorne Whitehead’in çalışmasına kadar, domino taşlarının sadece bir çok şeyi değil aynı zamanda daha büyük şeyleri de devirebileceği keşfedilmemişti. Kağıt katlamada olduğu gibi, bu da geometrik dizinin başka bir örneği. Domino #18 Pisa Kulesi’nden, #23 Eyfel Kulesi’nden, #31 Everest Dağı’ndan büyük olurken 57. domino Dünya ile Ay arasında köprü olabilecek büyüklüğe erişiyor! Büyük düşün ve bugün başla!

Whitehead’in makalesi American Journal of Physics’de yayınlanmış. Domino etkisinin kişisel gelişim anlamında nasıl kullanılabileceği ile ilgili Gary Keller & Jay Papasan’ın Bir Tek Şey kitabı okunabilir.

Fear & Faith – Korku & İnanç

“One evening an elder Cherokee told his grandson about a battle that goes on inside all people. He said, “My son, the battle is between two wolves inside us. One is Fear. It carries anxiety, concern, uncertainty, hesitancy, indecision and inaction. The other is Faith. It brings calm, conviction, confidence, enthusiasm, decisiveness, excitement and action.” The grandson though about it for a moment and then meekly asked his grandfather: “Which wolf wins?” The old Cherokee replied, “The one you feed.”

Feed the right wolf!

“Bir akşam yaşlı bir Çeroki torununa tüm insanların vicdanında süregelen bir savaştan söz ederek, “Evladım, savaş içimizdeki iki kurt arasındadır.” der. “Bu kurtlardan biri Korku’dur; kaygı, endişe, belirsizlik, tereddüt, kararsızlık ve tembelliği temsil eder. Diğeri İnanç’tır. Bu da sükunet, iman, güven, coşku, kesinlik, heyecan ve hareketin temsilcisidir.” Torun bir an düşündükten sonra uysal bir tavırla dedesine sorar: “Peki savaşı hangi kurt kazanır?” Yaşlı Çeroki cevap verir: “Hangisini beslersen, o.”

Doğru kurdu besle!

from The One Thing, G. Keller, J. Papasan