İş Yerinde Rekabet ve Anti-Rekabet

İş Yerinde Rekabet

“Ne kadar çok rekabet edersek, o kadar az kazanırız”
Peter Thiel, Sıfırdan Bire

Herkes kendi işine baksın! Sen kim oluyorsun da benim işime karışıyorsun? Dikkat etmek lazım yoksa tepemize çıkarlar! Bir arada olmalıyız yoksa diğer ekip bizi ezer! Biz böyle iyiyiz! Ben kimsenin işine karışmıyorum, kimse de benim işime karışmasın!

Bu ve benzeri ifadeler, organizasyonlarda ara ara duyulan ama çok da dillendirilmeyen rekabeti ve savunmayı ele veren sözler.

Bu laflara kulak astığınızda ve anlatılanları dinlediğinizde -ki sıklıkla sıkı bir evveliyatı olan sıkı hikayeler ile beraber servis edilirler- dikkatli olmazsanız kendinizi birden bire taraf olarak görmeye başlayabilirsiniz. Herkesin haklı olduğu hikayelerdir bu, ne taraftan dinlerseniz o taraf haklıymış gibi gelir. Ya tarafınızı seçersiniz ya da “bana ne” dersiniz, Neşeli Günler filmindeki Ziya karakteri (Şener Şen) gibi, bir gün abinizde bir gün yengenizde kalıp iki tarafı da dinleyip çok da şey etmezsiniz yani söylenenleri.

Dikkatinizi verdiğinizde ise tuhaf bir durum sezersiniz, bir şey terstir. Ne var ki otomatik değildir bu dikkat verme, durmanız ve bakmanız, ve sormanız gerekir, bu hikaye bana ne diyor? Bu neyin savunması? Başka bir hikaye mümkün değil mi? Hele ki, bu rekabetin tarafları sizin yönetiminizdeki kişi veya takımlar ise bu dikkat verme mutlak bir zorunluluktur, fark etmek şarttır, sormak şarttır kendinize, “nedir kuzum gerçekten bu durum?”

Savunma, ‘saldırıya karşı koyma’dır (TDK Sözlük). Tanım, zaten başka bir absürtlüğü getirip ayak ucuna bırakıyor; saldıran kim? Öyle ya, madem savunmadasın, saldırı var öyle değil mi? Bu durumda saldıran da iş arkadaşın (!) oluyor!

Peki bu savunma hali, bu rekabet neden oluyor? Şu ihtimallerden biri veya birden fazlasında cevap bulmaya çalışabiliriz.

Bir kere, savunma varsa kaybetme korkusu vardır. Kaybetmemek için savunmalı, ölmemek için saldırmalı veya kaçmalıyım. Çünkü saldırı algısı varsa, beyinde her şey durur (tekrar edelim, durur, beyin durur, çalışmaz), pardon tek bir yer hariç her şey durur, amigdala. Beyindeki tüm diğer bölümler büyük dev amigdalaya yolu açar, amigdala (ki aslında badem kadardır badem gibidir, hatta Yunancada badem demektir) cenk meydanına tek başına çıkar. Ne var ki, belki yüz binlerce yıllık varoluşumuzu borçlu olduğumuz Amigdala sadece ve sadece iki şey bilir, kaç ya da savaş! (hmm, istifa et ya da saldır diyebilir miyiz acaba?).

İkincisi, güvensizlik hissi vardır. İş arkadaşımın, karşı takımın adil dövüşeceğine inanmıyorumdur. Bilerek “dövüş” diyorum, bilerek, çünkü güvensizlik varsa algısal olarak dövüş vardır. İş arkadaşım, karşı takım rakiptir, iş arkadaşım beraber yarattığım kişi değildir, rekabet ettiğim ekip birlikte daha büyük bir amaca ortak olduklarım değildir.

Üçüncüsü, muhtemelen rekabet yerine birlikte çalışmanın ve hatta rekabet etmeyerek kendi işime odaklanmanın bana ne fayda sağlayacağının farkına varamamışımdır. “Bunun bana faydası ne?” (what’s in it for me?) sorusunun cevabı yoktur. Ya da bir saniye, cevabı değil, sorunun kendisi bile yoktur. Yoktur çünkü vaktim yoktur, enerjim yoktur. Vaktimi ve enerjimi harcamışımdır dövüşte, istesem de böyle şeylere vaktim ve enerjim kalmamıştır, çok işim vardır yani bir bakıma. Ya da seviyorumdur böyle yapmayı, çünkü başkasıyla uğraşmak patates kızartması tadındadır, direk elinle dalarsın, tuzlayıp artık ne seviyorsan ona bana bana ağzına ata ata yersin. Ve çocukça davranıyorumdur, annem (ya da babam) çok güzel yemekler yapmıştır, sofra güzeldir sofra şahanedir, ama ben inatla ve sadece patates kızartması yiyorumdur, bana ne işte yemeyeceğim. Bana ne işte seninle çalışmayacağım, oynamayacağım, yaratmayacağım…

Dördüncüsü, şunun farkında değilimdir, iş arkadaşlarını sevmek zorundasın. Şöyle yazmışım aylar önce iş hayatını düşünerek, etrafımızdaki talep ve beklenti o kadar inanılmaz bir şekilde arttı ki, iş arkadaşlarımızın, duygusal tarafımızı da besleyen gerçek desteğine ihtiyaç duyuyoruz, ve bu gerçek bir sevgi olmadan olmuyor. Öbür türlü, başarılar olağanüstü olmaktan uzak ve normal olarak kalıyor.

Peki ne yapmalı?
Bir kere, sor kendine Allah aşkına neyin savunması bu? Savunma yapmasan, savaşmayı reddetsen ne olacak? Gerçekten amigdala mı yönetsin istiyorsun seni? Sordun mu? Gerçekten sordun mu? Evetse, cevaplar için bana ihtiyacın yok, hayırsa paragraf başına geri dön.

İkincisi, bırak dövüşmeyi. Bayağı bırak, bildiğin bırak. Kavga seni suyun içinde dibe çekiyor, kavga seni dibe çeken ellerinde tuttuğun ağırlıklar, bırak. Bırak ve yüksel. Güvensizlik de benzer şekilde ilişkileri, ilerlemeyi dibe çeken bir unsur. Enerjiyi emen bir şey. Güvensizliğin dibe çekmesiyle, mücadeleyle yerinde durmak veya boğulmak mı yeğdir, güvenerek yüzeyde kalmak ve yüzmek mi? Ve hadi diyelim karşı taraf (kimse artık) saldırıya devam ediyor, kafanı suya batırıyor, kafan kısa bir süre suyun altına iniyor, debelenip tekrar yukarı çıkıyorsun. Karşı saldırıya geçmek yerine, yüzüp yoluna devam etsen, kavga edeni olduğu yerde kendi haline bıraksan ne olur? Olduğun yerde çocukça kavga mı ilerleme mi? Seç hadi birini!

Üçüncüsü, kendi işine odaklanmak, kendi işinde daha iyi hale gelmek, kendi işinde derinleşmek o işe dair iç görünü, işe dair bilgeliğini, o işteki eşsizliğini artırmak demektir. Demin yüzmeye başlamıştık, şimdi bir akış yakalayıp akmak, varmak istediğin yere daha hızlı varmak, aktığın nehirde yakaladığın akışı gören olmadığı için herkesi hayret ettirecek kadar bir sağlamlıkla pürüzsüzlükle akmak. Bu akışı sağlayınca, artık nehirdeki ve nehrin etrafındaki güzellikleri far etmen, keyfini çıkarman ve bunlardan istifade etmen mümkün. Yok illa ölene kadar ‘bana ne bana ne’ diyerek sadece patates kızartması yiyeceğim diyorsan, gene sen bilirsin. Tercih senin, tercih hep senindi ve tercih her zaman senin.

Dördüncüsü, sev işte yani ne var? “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” demiş Sait Faik (Alemdağı’nda Bir Yılan Var isimli öykü -devamında “burada (İstanbul) her şey bir insanı sevmekle bitiyor” da diyor gerçi, ama Sait Faik söz konusu olduğunda bunu mutlak bir karamsarlık, çaresizlik değil de aşılması gereken bir engel gibi algılamayı tercih ediyorum.) İş hayatı zaten kendinden zor bir şey, sevgisiz ilişkilerle ne kadar sürdürülebilir ki? Her gün, tıkanmadan başka bir şey getirmeyecek nefret ve öfke dolu saatler geçirmek yerine olasılıklar sunan sevgi dolu saatler yeğ değil midir?

Liderlik eden, etmeye çalışan konumdaysanız da “ne yapmalı?” sorusunun cevabı iki kademeli olmalı. Bir, o adımları kendin için uygula. İki, bildiğin tüm liderlik tekniklerini kullan ve bu adımları ekibinde ve ekipteki her bir kişide teşvik et.

Başka bir yazı konusu olarak, bu savunma – saldırı – rekabet işene daha geniş bir açıdan bakıp, daha büyük halkalar tanımlamak mümkün. Aynı sektördeki şirketlerin birbirlerine karşı yürüttükleri saldırı – rekabet – savunma, tıpkı bir organizasyondaki iç rekabetin verdiği zarar gibi, bu defa sektör için benzer zararları getiriyor ve sektörün büyümesini, dolayısıyla her bir oyuncunun büyümesini, gelişmesini engelliyor olabilir mi? Daha büyük bir halka görmek istersek de ülkelerin ekonomilerine bakabilir miyiz? (Tabi çok uluslu şirketlerin ekonomileri karşısında hala ülkelerin ekonomileri denilen şey ne kadar kaldıysa.) Bana öyle geliyor ki, milliyetçi bir bakışla kendisini rekabet ediyor, bir saldırıya karşı koyuyor diye düşünen, öyle konumlandıran, öyleymiş gibi oynayan ülkeler olsa da bugün artık ana oyuncular rekabete ve hayali saldırılara değil kendi büyümesine kendi gelişmesine takıntılı şirketler ve Singapur gibi kendi gelişimine ve ilerlemesine odaklanmış az sayıda ülke. Onlar rekabet etmiyor, çünkü gene Thiel’den alıntı ile, onlar artık rekabeti bir değer işareti olarak değil, yok edici bir kuvvet olarak görüyor.

Kitapla Ön Sevişme: Bir Öğrenme Tekniği

“Derse hazırlanıp gelin!” lafını kaç yüz kere duyduk acaba eğitim hayatımızda? Ve kaç yüz kere, bunu, bizim faydamıza olacak öğrenme ile ilgili bir şey olarak algılamak yerine, bir ödev veya öğretmenin bir isteği olarak algıladık?

Oysaki basit bir pedagojik gerçek var bu lafın arkasında. Derse hazırlanmak demek, dersi daha iyi anlamak, öğrenmek demek, öğrenileni hafızada daha iyi saklamak, gerektiğinde hafızadan çağırabilmek ve en önemlisi öğrenileni daha yüksek bir ihtimalle daha yüksek bir amaç için kullanabilmek demek. Hafızaya seslenip çağırdığım bilgiyi, yapmak-yaratmak istediğim şey için şekillendirip kullanmak demek başka bir deyişle.

Hazırlanmak bize kaç yüz kere tekrar edildiyse, herhalde neredeyse o kadar kere ihmal ettiğimiz ve yapmadığımız bir eylem oldu. Derse hazırlanmanın bizimle bir ilgisi yoktu çünkü, o öğretmenin bir isteği öğretmenin verdiği bir ödevdi, kendim için yaptığım, aldığım bir şey değil, öğretmen için yaptığım, okul denilen şey için yaptığım, disiplin adına yaptığım bir şeydi. Acaba çocuk aklımız gerçekten anlamaz mıydı bize anlatılsaydı, hadi çocuk aklımız o düzeyde bir pedagojik gerçeği anlayamıyordu diyelim (ki şüpheliyim) oyunlaştırarak anlatmanın bir yolu yok muydu?

Temel eğitim hayatınızı geride bıraktıysanız bu soruya cevap vermenin artık size bir faydasının olma ihtimali yok (çocuklarınız için ihtimal devam ediyor ancak o ayrı bir konu). Ancak, bunun temel eğitim hayatımızdan kalma bir alışkanlık -hatta belki daha doğru bir ifade olarak- bir alışamamışlık olduğunu kavramanın büyük faydası var. Bu kavrayış, bir iki temel yöntemle desteklendiğinde, bugünümüze, bugünkü öğrenmemize ve ilerlememize büyük katkısı olabilecek bir eyleme dönüşebilir. Kitapla ön sevişme, işte bu tekniklerden biri!

Kitapla ön sevişme, eğitim hayatında o sevmediğiniz “derse hazırlan gel” talebinin, yetişkin 18+ versiyonu!

Neden ön sevişme? Çünkü, sonrasının hazzını ve yaratıcılığını, akışkanlığını ve uyumunu mümkün kılıyor. (evet gerçekten yazdım bu soruyu ve evet cevaplar gerçekten o akla gelen kitapla ilgisiz konunun cevapları ile çok benzer 🙂

Okul hayatında yerine getirmediğimiz hazırlık, öğrenmeyi daha zor, hafızada kalıcılığı daha az yerleşik yaptı. Sonra bu öğrenilenleri senelerce hazırlandığımız sınavlarda hafızadan çağırdık, bizi kırmayıp gelenlerle o sınavları geçtik. Sonrasında ancak çok nadir durumlarda o bilgileri yapmak-yaratmak için kullandık. Bir yaratma, bir uyum bir akışkanlık durumuna getirme ihtimalinin varlığını bile fark edemedik çoğu zaman. Sınavdan sonra ne geri çağırdık tüm o bilgileri ne de zaten geri çağırsak da o bilgilerle ne yapacağımızı bilmiyorduk.

Matt Ridley “inovasyon, fikirlerin birbiriyle çiftleşmesiyle ortaya çıkıyor” diyor. Bizse fikirlerin, değil birbiri ile çiftleşebileceğinin, onlarla herhangi bir şey yapılabileceğinin nadiren farkında oluyoruz. Belki de o yüzden mesela en basitinden, “dinlemek” çok önemli diye konuşan, anlatan ama o bilgiyle bir şey yapması gerektiğini, dinleyip anlayıp tepki vermesi gerektiğini anlamayan ve yapmayan bir dolu iş arkadaşımız var. Bilgi sürekli turşusu kurulan lahana haline geliyor, turşusu kurulmuş sonra da kaldırıldığı dolapta unutulmuş kavanozlar oluyor ya da her yemeğin yanına çıkarılan lahana turşusu gibi, ilgili ilgisiz her iş ortamında her konunun yanına çıkarılan “dinleme turşusu” oluyor. Oysa ki lahana, salatasından sarmasına, çorbasından böreğine, kapuskasından pizzasına, ve henüz denenmemiş yaratılmamış sizin mutfakta yaratmanızı bekleyen olasılıkları içinde barındırıyor.

Kitapla ön sevişme, yaratmak üzere, ilerlemek üzere öğrenileni canlı tutma ihtimalini artıran bir teknik. Kitabın ön ve arka kapaklarının okunması, içindekilerin okunması, giriş – önsöz bölümlerinin okunması gibi basit ve belki kısmen alışkanlıkla zaten yaptığınız adımlardan ibaret. Buna dilerseniz, kitabı hızlıca taramak, resim, grafik ve tablolara önden şöyle bir göz atmak, içindekiler bölümünü okurken tam anlamlandıramadığımız bir bölüm için gidip o bölüme şöyle kabaca ne ile ilgili olduğunu anlayacak kadar bir bakmak gibi adımları da ekleyebiliriz. Ve önemli bir nokta, tüm bunları ne için yaptığımızın farkında olarak yapmamız gerekiyor.

Yaptığımız şey şu, beynimize birazdan ne öğreneceği ile ilgili ipucu veriyoruz, onu hazırlıyoruz. Ona emir veriyoruz, diyoruz ki, ben birazdan yaratıcılıkla ilgili bir kitap okuyacağım, bu kitapta yaratma cesareti, yaratıcılığın doğası, bilinçdışı, sınırlar ve biçim tutkusu isimli bölümler olacak. Sen şimdi gerekli hazırlıkları yap, bu yeni bilgilere yer aç, bu bilgilerin gelip yerleşeceği odacıkları (bal peteği gibi) hazırla ve hatta bu konularla ilgili eski bilgileri biraz ön taraflara çağır ki, okurken bu yeni bilgileri eskilere bağlayalım, güçlü bağlar kuralım, kalıcı olsunlar, üretken olsunlar, yaratıcı olsunlar…

Bütün bunları beyninize böyle anlatmanıza gerek yok, anlatsanız da beyniniz Türkçe bilmediği için anlamayacak. Siz adımları yerine getirin ve ne için olduğunu aklınızda tutun, beyniniz onu anlayıp ne yapması gerektiğini bilecek.

Son bir öneri, beyniniz ne yapacağını bilecek evet, ama azıcık zamana, üstüne yatmaya ihtiyaç duyacak. O yüzden, mümkünse bu ön tanışmayı kitabı okumaya başlamadan bir gün önce yapın. Hatta, yeni aldığınız kitapları ilk elinize aldığınızda bunu yapın, sonra okumaya başlamadan önce bir daha yapın.

Sonra! Sonra okuyun, ön sevişmeden sonra sevişmek gibi olacak. Kitapla sevişmek, hakkıyla, hakkını vererek sevişebilmek ayrı bir yazı konusu 🙂


Notlar: Bu teknikle, ve öğrenme ile ilgili diğer pek çok teknikle ilgili şu online ve ücretsiz eğitimi tavsiye ediyorum: Learning How to Learn (Öğrenmeyi Öğrenmek), haftada 1-2 saat ayırarak 4 haftada bitirilebilecek bir online eğitim – MOOC. Tamamı için Türkçe alt yazı yok ancak ilk bir haftalık bölümün büyük kısmında Türkçe alt yazı vardı diye hatırlıyorum.

Ayrıca, bu ve benzer teknikleri içeren “Öğrenmeyi Öğrenmek” başlıklı bir kaç saatlik bir atölye çalışmasının da hazırlıklarını yapıyorum. Bahara girerken duyurusunu yapmayı ve bu yazıyı buraya kadar sabırla okuyan herkesi de bu çalışmalarda görmeyi umuyorum. Katılmak ve ön kayıt yapmak isteyenler yorum olarak ilgilerini belirtebilir veya bana bir e-mail gönderebilirler: aligulum@aligulum.com

Forgetting to learn… Öğrenmek için unutmak

Sometimes, you know something, you kind of sure that it’s true, yet you cannot really justify as you cannot remember anything about reasoning behind but only the absolute output. Probably, while learning we fancied juice and got rid of pulp. It’s good as you probably will keep remembering and make use of the juice as it is specific; it’s not so good because you might fail to explain or teach the idea.

Recently, I’m coming across many thoughts around forgetting like how previously learned material can serve as mental barriers to learn new things, or to reach the quintessential idea you need to eliminate less essential ones.

Today I found myself asking someone “are you also a great forgetter?” after he said he is a great learner. Then started to think if I’m a great forgetter too. Very interesting and challenging self experience which ended up in my case like probably I’m only trying to be.

Something to sleep on it, and dig further very soon. For the time being, two quotes that I could recall.

“The hardest part of learning something new is not embracing new ideas, but letting go of old ones” From The End of Average, Todd Rose

“You have to learn everything you can, and then you have to forget it, and what you can’t forget will create the foundation of your work.” 4 3 2 1, Novel by Paul Auster


Bazen, bir şeyi bilirsiniz, doğru olduğundan eminsinizdir, ancak kesin sonuç dışında, bunun arka planına dair hiç bir şey hatırlamazsınız. Muhtemelen, öğrenirken konunun özü bizi cezbettiği için o kısmı alıp, posayı atmışızdır, tıpkı portakal suyunu içip posa ile ilgilenmemek gibi. Bu bir bakıma iyi bir şey çünkü spesifik olan bu özü hatırlayıp kullanabilir kalacağız, bir bakıma ise o kadar da iyi değil çünkü bu konuyu anlatmak veya öğretmek mümkün olmayabilir.

Son zamanlarda, pek çok kaynakta unutmak ile ilgili düşüncelere denk geliyorum; önceden öğrenilmiş şeylerin yeni şeyler öğrenmede bazen zihinsel bariyer gibi olması, veya en öze inebilmek için daha az önemli olan fikirlerin elimine edilmesinin gerekli olması gibi.

Bugün, kendisinin çok iyi bir öğrenici olduğunu söyleyen birine şunu sorarken buldum kendimi, “aynı zamanda çok iyi bir unutucu musun?”. Ardından aynı soruyu kendime sordum! Oldukça zorlayıcı ve ilginç bir deneyim, benim şimdilik vardığım yer, muhtemelen sadece olmaya çalıştığım şeklinde.

Üstüne yatmak ve sonra biraz daha derinleştirmek için iyi bir konu. Şimdilik, hatırladığım iki kaynaktan şu alıntıları paylaşıyorum:

“Yeni bir şey öğrenmenin en zor kısmı, yeni fikrin kucaklanması değil, eskilerin gitmesine izin vermektir” Todd Rose, Ortalamanın Sonu

“Öğrenebileceğin her şeyi öğrenmeli, sonra da onları unutmalısın, unutmadıkların senin yapıtının temelini yaratacak” Paul Auster, 4 3 2 1

Chop your learning – Öğrenmeyi parçalara böl

Learning about a material in 6 x 10 minutes, makes learning more permanent (and usable) than learning the same material in 60 minutes at once.

Learning something is a very simple thing, it is also like a very very first step of a long journey. The long journey of being able to use newly learned information and skills when you need it throughout your life. The information has to be recalled from your memory in different occasions and being used as ingredients of a new creation, as new tool, as new add-on to your current mind progresses.

When you learn new things in a rushing mode, at once, it is less likely that you will be able to recall when you need the information. It’s like driving for an hour with speed of 100 miles/hr, and upon arrival trying to remember small details of surroundings around the way of 100 miles. Probably you will be good at recalling last 10 minutes but not the details in first 10 minutes.

Instead, if you drive 10 minutes (still 100 miles per hour is valid, or alternatively you may slow down to enjoy immersion of surroundings into your memory; your choice!), then stop for a while and record your memories in your journey book, you will keep remembering (and be able to use) your notes for much longer time. Good news is that, when you divide your learning, recording into the book of journey is almost automatic as your brain will keep working on this unfinished journey, and keep getting curious about next page (procrastination in purpose). And that makes it to have strong ties in your memory, more ready to serve you when you need it.

Whatever you need to learn, break it into pieces and let your brain to store it properly for later use.

(Learned from MOOC, Learning How to Learn by Dr. Barbara Oakley & Dr. Terrence Sejnowski)


Bir materyali 6 x 10 dakikada öğrenmek, tek bir oturuşta 60 dakikada öğrenmeye göre, çok daha kalıcı (ve kullanılabilir) oluyor.

Bir şey öğrenmek çok basit bir şey, ve aynı zamanda uzun bir yolculuğun en birinci adımı gibi bir şey. Uzun bir yolculuk, öğrenilen bilgi ve becerilerin hayatınız boyunca kullanılabilir olması ile gerçekleşen yolculuk. Bilginin, farklı durumlarda hafızanızdan geri çağrılabilir durumda olması ve zihinsel süreçlerinizde bir yaratıcılık malzemesi, bir araç veya bir eklenti gibi hizmet etmesi demek.

Yeni bir şey öğrenmeyi aceleye getirerek ve bir oturuşta yaptığımızda, bilgiye ihtiyaç duyduğumuzda hafızadan geri çağırabilmek daha az mümkün oluyor. Saatte 160 km ile bir saat araç kullanıp, tüm o 160 km’lik yoldaki küçük detayları hatırlamaya çalışmak gibi. Belki son 10 dakikalık bölümü hatırlamanız daha kolay , ancak ilk 10 dakikalık bölümü hatırlamak çok daha zor olacaktır.

Bunun yerine, 10 dakika araç kullandıktan sonra (gene saatte 160 km hızla olabilir, veya alternatif olarak çevredekilerin zihninizde iyice yer etmesi için daha yavaş kullanarak, tercih sizin) bir süre durursanız ve gördüklerinizi seyahat defterine not ederseniz, bunları hem daha uzun süre hatırlayacak hem de kullanabilir olacaksınız. İyi haber şu, öğrenmeyi parçalara böldüğünüzde, seyahat defterine not düşme işi neredeyse otomatik olarak gerçekleşiyor çünkü beynimiz arka planda o bitmemiş konuyu düşünmeye devam ediyor ve bir sonraki adımda ne gelecek diye merak ediyor (bir nevi bilinçli erteleme). Bu süreç, öğrenilen şeyin hafızada çok daha güçlü bağlar oluşturmasını sağlıyor, böylece ihtiyaç duyduğunuzda size hizmet etmeye hazır daha fazla ve kullanışlı bilgi oluyor.

Öğrenmek istediğiniz şey her ne ise, onu parçalara bölün ve beyninizin doğru bir depolama yapabilmesi için ona fırsat tanıyın.

(Öğrendiğim kaynak MOOC, Learning How to Learn by Dr. Barbara Oakley & Dr. Terrence Sejnowski)

You have a genius, if you call! Bir dâhiye sahipsin, çağırırsan gelir!

You can actually call your genius, it will respond if you do it correctly.

Elizabeth Gilbert starts her TED Talk, “Your Elusive Creative Genius” by describing how ‘having a genius’ turned into ‘being a genius’ with the Renaissance and put an unbelievable pressure on us. In some ways this small change from ‘having’ to ‘being’ stopped many of us from trying to be creative in our areas. Once you ask whether you are a genius or not, first thing you do is to compare yourself with well known geniuses (Leonardo Da Vinci, Newton, Einstein, Michelangelo, Kasparov, Chomsky, Hawking or whoever you call to your interest) and probably end up admitting that you are not, which then sets a mind barrier in trying to perform your best, create your best, or start your dream (Salto Mortale).

Instead of asking with ‘being or not’, if you ask whether you have a genius or not, the story is changing dramatically. Think of some moments, when you had some inspiration and created small like a bits of something which might be as small as a single idea in a meeting, a creative new way of doing a task in different way, few nicely created words for your beloved, anything. I guess you’ve already counted several, if so, here is the good news, that inspiration is given to you by your genius! Yes you have it too!

Now, how to call your genius? Think your genius as your team member. Teams exist around an objective. Whatever you objective is, your job, your meaningful action, just do it (Gilbert says ‘just do your job’), start doing it, keep doing it, get better at it, and at some point your genius will appear to play her own role and bring herself, bring your genius to you.

Dâhinizi gerçekten çağırmanız mümkün, doğru yaparsanız çağrınıza karşılık verecektir.

Elizabeth Gilbert, “Ele Gelmez Yaratıcı Dâhiniz” isimli TED konuşmasına (linke tıklayarak doğrudan Türkçe alt yazılı versiyona ulaşabilirsiniz, başlık ‘Deha Üzerine’ diye çevrilmiş ama benim çevirimin daha doğru olduğunu düşünüyorum) ‘dâhiye sahip olmak’ ifadesinin Rönesans ile birlikte nasıl ‘dâhi olmak’ ifadesine dönüştüğünü ve bunun üzerimizde nasıl bir baskı kurduğunu anlatarak başlıyor. ‘Sahip olmak’ ile ‘olmak’ arasındaki küçük değişim, bir bakıma pek çoğumuzu kendi alanlarımızda yaratıcı olmaya çalışmaktan alıkoydu. Bir dâhi olup olmadığınızı sorduğunuzda, muhtemelen ilk yapacağınız şey kendinizi bilinen dâhilerle (Leonardo Da Vinci, Newton, Einstein, Michelangelo, Kasparov, Chomsky, Hawking veya kendi ilgi alanınızda aklınıza kim geliyorsa) karşılaştırmak ve dâhi olmadığınıza karar vermek olacaktır. Bu da bir nevi zihinsel bariyer oluşturacak, en iyisini yapmaya çalışmanızı, en iyisini yaratmanızı veya hayallerinize giden yolda adım atmanızı (Salto Mortale) engelleyecektir.

Eğer ‘olmak ve olmamak’ şeklinde sormak yerine, dâhiye sahip olup olmadığınızı sorarsanız hikayenin şekli tamamen değişiyor. Küçük şeyler yaratmanıza vesile olan esinlenmeler yakaladığınız anları düşünün; bir toplantıda yarattığınız minicik bir fikir, bir işi başka türlü yapmak için bulduğunuz yeni bir yöntem veya sevdiğiniz biri için yarattığınız birkaç kelime güzel söz. Herhangi bir şey. Tahmin ediyorum bir kaç şey aklınıza gelmiştir. Eğer öyleyse, işte size güzel haber, o esinlenmeler size dâhiniz tarafından verildi! Evet sizin de bir dâhiniz var!

Şimdi, dâhinizi nasıl çağıracaksınız? Dâhinizi ekip üyesi gibi düşünün. Ekipler bir amaç etrafında var olurlar.  Amacınız her ne ise, işiniz, hayatınıza anlam katan eylemleriniz, her ne ise, onu yapın, yapmaya başlayın, yapmaya devam edin, o işi yapmakta daha iyi hale gelin ve bir noktada dâhiniz ortaya çıkacak ve kendine düşen kısmı yapacak, dâhinizi size getirecek.

Be a baby monkey! – Yavru maymun ol!

When it comes to a change, challenge, stressful situation and so on, we show a business attitude of a baby monkey or a kitten. This is from Michael Michalko, writer of the book Thinkertoys. He describes as «if a small kitten is confused or in danger, it will do nothing but mew until his mother comes and carries it to safety. By contrast, a baby monkey will run to its mother and jump on her back at the first sign of trouble».

Michalko says that your choice of attitude is going to determine your potential for innovation, creativity, success in your field and whether you will have original ideas to improve your business or personal life or not. And he is putting it as a simple choice of the first action, the first step, the beginning of everything. It’s not an identification of you, not a characteristics you are born with but just a choice of an attitude. Need an improvement in any of the areas mentioned?

Be the baby monkey, avoid being a kitten!

İş hayatında, değişim, zorluk, stresli bir durum vs ile karşılaştığımızda, ya yavru bir kedinin veya yavru bir maymunun davranışını sergiliyoruz. Thinkertoys isimli kitabın yazarı Michael Michalko’dan, ve şöyle tanımlıyor: «Eğer yavru bir kedi ne yapacağını bilmez halde kalır veya tehlike sezerse, hiçbir şey yapmayacak ve annesi gelip onu güvenli bir bölgeye taşıyana kadar miyavlayacaktır. Tersine, yavru bir maymun sıkıntılı bir durumun ilk işaretinde annesine koşacak ve onun sırtına çıkacaktır».

Michalko, hangi davranışı seçtiğimizin, bizim yaratıcılık, yenilik, alanımızda başarılı olma ve iş veya özel hayatımızı iyileştirmek için orijinal fikirler üretebilip üretemeyeceğimizi belirlediğini söylüyor. Ve bunu, aslında basit bir ilk adım tercihi gibi tanımlıyor, her şeyin başlangıcı gibi. Bu tercih beraber doğduğumuz bir karakter veya kişilik özelliği değil, sadece basit bir davranış tercihi.

Belirtilen alanlardan herhangi birinde iyileşmeye ihtiyacınız varsa, basitçe yavru kedi olmaktan uzaklaşıp yavru bir maymun gibi davranın, harekete geçin!

Creativity & Mistakes – Yaratıcılık & Hatalar

It’s only a recent discovery for me to learn that creativity is not about being a creative person but rather working and keeping working through an objective. Or having a question put on the table in front of your eyes and then starting to seek answers. Nothing can be created without starting and trying. And we can’t get better if we don’t start making mistakes. So, put the question, start making mistakes, seek for the answers and choose the best fit. Few more words from S.Adams about the quote and leadership: “…we’re all idiots and we’re going to make mistakes. That’s not necessarily bad… Keep your people fresh, happy and efficient. Set a target, then get out of the way. Let art happen. Sometimes idiots can accomplish wonderful things.”

Yaratıcılığın sadece yaratıcı kişilere özgü bir özellik olmadığını çok yakın zamanda farkettim. Yaratıcılık kişiyle ilgili değil, çalışmak ve bir hedefe doğru çalışmakla ilgili. Veya masanın üstüne, gözlerinin tam önüne bir soru koymak ve ona cevap aramakla ilgili. Başlamadan ve denemeden hiçbir şey yaratılamaz. Ve hata yapmaya başlamazsak daha iyi hale gelemiyoruz. Kısacası, soruyu sor, hata yapmaya başla, cevapları ara ve en iyi cevabı seç. S. Adams’tan alıntı ve liderlikle ilgisine dair birkaç söz daha: “…hepimiz ahmağız ve hepimiz hatalar yapacağız. Bu illa kötü bir şey demek değildir… Çalıştığınız insanları taze, mutlu ve etkin tutun. Bir hedef belirleyin, sonra yoldan çekilin. Bırakın sanat kendini göstersin. Bazen ahmaklar şahane işler başarabilir.”