United Meanings of Love – Aşkın Birleşmiş Anlamları

Love is difficult to explain. We all know it and probably we suffer in explaining our feelings around love. Reading the following article from www.theschooloflife.com about ancient Greek vocabulary around love, I thought maybe the difficulty is simply because of trying to squeeze different (yes somehow similar yet still different) feelings into one nutshell of love. Here are the three words that might bring ease in expressing your feelings around love:

  1. EROS. This is described as ‘powerful physical feeling’. Sexual desire.
  2. PHILIA. Warm, loyal friendship we may say. Fondness.
  3. AGAPE. Brotherly love. Or ‘charitable love’ with description in the article.
  4. STORGE. Familial, natural love like deep feeling towards parents, children, pets.

We need all, and we need unity among all of them.

The article describes first three, here is the link: Why we need the Ancient Greek Vocabulary of Love

 


Aşkı tarif etmek zordur. Bunu hepimiz biliyoruz ve muhtemelen aşk etrafındaki hislerimizi anlatmakta zorlanıyoruz. Aşağıda linkini verdiğim makaleyi okuyunca ve aşkın eski Yunan’da birden fazla kelime ile anlatıldığını öğrencince, problemin benzer de olsalar farklı duyguları minicik bir kaba sığdırmaya çalışmaktan kaynaklandığını düşünmeye başladım. Aşk etrafındaki duyguları daha kolay anlatmaya yardımcı olabilecek üç kelime şöyle:

  1. EROS. ‘Güçlü fiziksel duygu’. Cinsel istek
  2. PHILIA. Sıcak, sadık arkadaşlık diye anlatılabilir. Sevgi.
  3. AGAPE. Kardeşçe aşk. Veya makalede ifade edildiği şekliyle merhamet içeren aşk.3
  4. STORGE. Ebeveynlere, kendi çocuklarına, beraber yaşanan evcil hayvanlara karşı hissedilen doğal aşk.

Hepsine ve hepsinin birliğine ihtiyacımız var.

İlk üç kelimenin detayını anlatan makalenin google çeviri hali: Why we need the Ancient Greek Vocabulary of Love

Octopus Approach for Excellent Customer Experience – Mükemmel Müşteri Deneyimi için Ahtapot Yaklaşımı

In many industries, importance of achieving excellence in service quality is expeditiously increasing every single day.  Smiling, paying attention to customer, doing basic tasks expected from us, answering customers’ requests and questions, etc, etc… All part of our daily routine in service and all part of previously agreed job description or SOP’s (standard operation procedures) and we try to comply with those.

As customers on the other end, we have much more tools to share our experience and satisfaction about services we receive; for example we leave comments for a restaurant, hotel, café we like or hate, we read comments, and even we rate the quality of comments etc… More we do and get involved in experience sharing, passively or actively, more our expectations are increasing. On this end, it is the same story with our customers; their expectations are increasing every single day, as they also learn from experiences of other people, and as their general level of service expectation is also increasing.

This is why CX – Customer Experience is becoming so important nowadays. That’s also why, the routine is not enough to meet and exceed expectations (and also if being used, to achieve higher NPS – Net Promoter Score and CS – Customer Satisfaction scores).

OCTOPUS APPROACH is a new and alternative way on getting improved connection with our customers. This approach was maturing through discussions during my recent CX Training courses I’ve delivered.

In this approach, think your business unit as an OCTOPUS, and yourself as one of the arms of the octopus. The OCTOPUS APPROACH has one rule only, at any given time (mostly when customer is in the shop but not limited to), customer must be connected to at least one of the arms! So, whenever you are disconnecting, you simply pass the connection to another arm (your colleague) and ensure there is a connection with at least one of the arms. This way, customer also knows and feels relax and feels motivated about who to consult when she/he has a simple tiny little questions in mind. Those tiny little concerns, hesitations that need to be realized immediately to ensure re-visit and/or re-purchase of customers.

So, our task is not finishing when we simply serve and do our task. In every single case and with every single customer, we also either stay connected or pass the connection to our colleague & ensure secure connection. Indeed, the same approach also applies to other -background- departments in your company (accounting, call center, IT, HR, marketing, purchasing, sales, finance..) and even in our relationships with each other as colleagues.

Here is another benefit of the OCTOPUS APPROACH, when customer is connected we are also charging the customer. Think like a phone battery. And think that, customer needs at least 90% battery to be able to show for their next visit, next purchase. If you are working in a language school for example, your students will have challenges and many excuses not to come back (traffic, busy work, socializing, sports, stress, love, you count…); they will only come if the battery is charged enough with motivation. Otherwise, battery dies and they simply cannot make it back to our school. Same story with other type of businesses as well, are we charging enough so that our customer is feeling motivated enough to re-visit us and to prefer us over our competition?

Think about it, and check if your arm is connected well with other arms and if your arm is also charging when you provide service. And by the way, also consider leaving real octopuses, those beautiful clever creatures out off your plates.


Pek çok sektörde, hizmet kalitesinde mükemmelliğe ulaşmanın önemi her geçen gün inanılmaz bir hızla artıyor. Gülümsemek, müşteriye ilgi göstermek, bizden beklenen temel görevleri yerine getirmek, müşterilerin sorularına ve isteklerine cevap vermek, vs, vs… Bütün bunlar, servis söz konusu olduğunda günlük rutinimizin, ve üzerinde uzlaşılmış iş tanımlarının ve SOP’lerin (standard operasyon prosedürlerinin) birer parçası ve biz bunlara uymaya çalışıyoruz.

Diğer tarafta, müşteri olarak, aldığımız hizmetlere dair deneyimlerimizi ve memnuniyetimizi paylaşmak için pek çok araca sahibiz. Örneğin, bayıldığımız veya nefret ettiğimiz restoran, otel, cafelerle ilgili çeşitli platformlara yorumlar bırakıyoruz, yorumları okuyoruz, ve hatta bırakılmış yorumları puanlıyoruz… Aktif veya pasif, deneyim paylaşımı ile daha fazla haşır neşir oldukça, beklentilerimiz de artıyor. Bu tarafa döndüğümüzde, kendi müşterilerimizle ilgili hikaye de aynı; her geçen gün beklentileri artıyor, her geçen gün başka insanların deneyimlerinden bir şeyler öğreniyorlar, ve genel hizmet kalitesi beklentileri artıyor.

Bu sebeple, Müşteri Deneyimi konusu bu günlerde çok önemli bir hale geldi. Bu artan önem sebebiyle de, müşteri beklentilerini karşılamak ve aşmak (ve müşteri deneyimi metrikleri kullanılıyorsa, örneğin daha yüksek NPS – Net Promoter Score/Net Tavsiye Edici Skoru ve Müşteri Memnuniyeti skorlarına ulaşmak) için işimizi rutin bir şekilde yapıyor olmak yeterli gelmiyor.

AHTAPOT YAKLAŞIMI, müşterilerle daha gelişmiş bağlantılar kurabilmek için yeni ve alternatif bir yaklaşım. Son günlerde gerçekleştirdiğim Müşteri Deneyimi eğitimlerindeki tartışmalarda olgunlaştı.

Bu yaklaşımda, çalıştığınız birimi bir AHTAPOT olarak, kendinizi de ahtapotun bir kolu olarak düşünüyorsunuz. AHTAPOT YAKLAŞIMI‘nın sadece bir kuralı var, herhangi bir zamanda (esasen müşterinin işletmede olduğu anlar, ancak bununla da sınırlı kalmak durumunda değil), müşteri en az bir kol ile bağlantıda olmalı! Yani, bağlantınızın kopması gerektiği her anda, önce bağlantının başka bir kola (iş arkadaşınıza) aktarılmış olduğundan, sonra bağlantının sağlam ve güvenli olduğundan emin olmanız gerekiyor. Bu yolla, müşteri de minik soruları ve kaygıları için kime danışacağını biliyor, danışmak için yeterli motivasyonu buluyor ve kendini rahat hissediyor. Bu minik soru ve kaygılar ancak hızlıca fark edilip müdahale edildiğinde, müşterilerin bizi yeniden ziyaret etmesi ve/veya yeni bir satın alma gerçekleştirmesi garanti altına alınabilmiş oluyor.

Dolayısıyla, işimiz hizmeti sunduğumuz ve görevimizi yaptığımız anda bitmiyor. Her bir durumda ve her bir müşteri özelinde, ya bağlantıda kalmaya devam etmeli veya bağlantının bir çalışma arkadaşımıza aktarıldığından ve bağlantının güvenli olduğundan emin olmalıyız. Ve aslında bu yaklaşımın arka planda kalan diğer departmanlar (muhasebe, çağrı merkezi, IT İK, pazarlama, satınalma, satış, finans…) ve hatta çalışanlar arası ilişkiler için de geçerli.

AHTAPOT YAKLAŞIMI’nın bir faydası daha var, müşteri bağlantıda olduğunda aynı zamanda onu şarj ediyoruz. Telefon bataryası gibi düşünün. Ve müşterinin yeniden bizi ziyaret etmesi veya yeni bir şey satın alması için en az %90 pil ömrüne ihtiyacımız olduğunu düşünün. Örneğin, bir dil okulunda çalışıyorsanız, öğrencinizin geri gelmemek için pek çok bahanesi ve gerçek zorlukları olacak (trafik, yoğun iş, sosyalleşme, egzersiz, stres, aşk, aklınıza ne geliyorsa…); geri gelmeleri ancak bataryanın yeteri kadar motivasyonla şarj edilmiş olmasına bağlı olacak. Öbür türlü, pil geri gelme sürecinde bir yerde bitecek ve onları okula geri getirmeye yetmeyecek. Benzer hikayeleri, başka iş alanları için de düşünebiliriz. Soru hep aynı, müşterimiz bizi tekrar ziyaret etmek ve rakip yerine yeniden bizi tercih etmek için yeteri kadar motive hissediyor mu?

Biraz düşünün bu konu üstüne, ve sonra ahtapotun bir kolu olarak diğer kollarla yeterince bağlantılı olup olmadığınızı ve ahtapotun bir kolu olarak hizmet sunarken etkin şarj edip edemediğinizi düşünün. Ve bu arada, zeki ve çok güzel olan gerçek ahtapotları diyetinizden tamamen çıkarmayı bir düşünün.

Forgetting to learn… Öğrenmek için unutmak

Sometimes, you know something, you kind of sure that it’s true, yet you cannot really justify as you cannot remember anything about reasoning behind but only the absolute output. Probably, while learning we fancied juice and got rid of pulp. It’s good as you probably will keep remembering and make use of the juice as it is specific; it’s not so good because you might fail to explain or teach the idea.

Recently, I’m coming across many thoughts around forgetting like how previously learned material can serve as mental barriers to learn new things, or to reach the quintessential idea you need to eliminate less essential ones.

Today I found myself asking someone “are you also a great forgetter?” after he said he is a great learner. Then started to think if I’m a great forgetter too. Very interesting and challenging self experience which ended up in my case like probably I’m only trying to be.

Something to sleep on it, and dig further very soon. For the time being, two quotes that I could recall.

“The hardest part of learning something new is not embracing new ideas, but letting go of old ones” From The End of Average, Todd Rose

“You have to learn everything you can, and then you have to forget it, and what you can’t forget will create the foundation of your work.” 4 3 2 1, Novel by Paul Auster


Bazen, bir şeyi bilirsiniz, doğru olduğundan eminsinizdir, ancak kesin sonuç dışında, bunun arka planına dair hiç bir şey hatırlamazsınız. Muhtemelen, öğrenirken konunun özü bizi cezbettiği için o kısmı alıp, posayı atmışızdır, tıpkı portakal suyunu içip posa ile ilgilenmemek gibi. Bu bir bakıma iyi bir şey çünkü spesifik olan bu özü hatırlayıp kullanabilir kalacağız, bir bakıma ise o kadar da iyi değil çünkü bu konuyu anlatmak veya öğretmek mümkün olmayabilir.

Son zamanlarda, pek çok kaynakta unutmak ile ilgili düşüncelere denk geliyorum; önceden öğrenilmiş şeylerin yeni şeyler öğrenmede bazen zihinsel bariyer gibi olması, veya en öze inebilmek için daha az önemli olan fikirlerin elimine edilmesinin gerekli olması gibi.

Bugün, kendisinin çok iyi bir öğrenici olduğunu söyleyen birine şunu sorarken buldum kendimi, “aynı zamanda çok iyi bir unutucu musun?”. Ardından aynı soruyu kendime sordum! Oldukça zorlayıcı ve ilginç bir deneyim, benim şimdilik vardığım yer, muhtemelen sadece olmaya çalıştığım şeklinde.

Üstüne yatmak ve sonra biraz daha derinleştirmek için iyi bir konu. Şimdilik, hatırladığım iki kaynaktan şu alıntıları paylaşıyorum:

“Yeni bir şey öğrenmenin en zor kısmı, yeni fikrin kucaklanması değil, eskilerin gitmesine izin vermektir” Todd Rose, Ortalamanın Sonu

“Öğrenebileceğin her şeyi öğrenmeli, sonra da onları unutmalısın, unutmadıkların senin yapıtının temelini yaratacak” Paul Auster, 4 3 2 1

Chop your learning – Öğrenmeyi parçalara böl

Learning about a material in 6 x 10 minutes, makes learning more permanent (and usable) than learning the same material in 60 minutes at once.

Learning something is a very simple thing, it is also like a very very first step of a long journey. The long journey of being able to use newly learned information and skills when you need it throughout your life. The information has to be recalled from your memory in different occasions and being used as ingredients of a new creation, as new tool, as new add-on to your current mind progresses.

When you learn new things in a rushing mode, at once, it is less likely that you will be able to recall when you need the information. It’s like driving for an hour with speed of 100 miles/hr, and upon arrival trying to remember small details of surroundings around the way of 100 miles. Probably you will be good at recalling last 10 minutes but not the details in first 10 minutes.

Instead, if you drive 10 minutes (still 100 miles per hour is valid, or alternatively you may slow down to enjoy immersion of surroundings into your memory; your choice!), then stop for a while and record your memories in your journey book, you will keep remembering (and be able to use) your notes for much longer time. Good news is that, when you divide your learning, recording into the book of journey is almost automatic as your brain will keep working on this unfinished journey, and keep getting curious about next page (procrastination in purpose). And that makes it to have strong ties in your memory, more ready to serve you when you need it.

Whatever you need to learn, break it into pieces and let your brain to store it properly for later use.

(Learned from MOOC, Learning How to Learn by Dr. Barbara Oakley & Dr. Terrence Sejnowski)


Bir materyali 6 x 10 dakikada öğrenmek, tek bir oturuşta 60 dakikada öğrenmeye göre, çok daha kalıcı (ve kullanılabilir) oluyor.

Bir şey öğrenmek çok basit bir şey, ve aynı zamanda uzun bir yolculuğun en birinci adımı gibi bir şey. Uzun bir yolculuk, öğrenilen bilgi ve becerilerin hayatınız boyunca kullanılabilir olması ile gerçekleşen yolculuk. Bilginin, farklı durumlarda hafızanızdan geri çağrılabilir durumda olması ve zihinsel süreçlerinizde bir yaratıcılık malzemesi, bir araç veya bir eklenti gibi hizmet etmesi demek.

Yeni bir şey öğrenmeyi aceleye getirerek ve bir oturuşta yaptığımızda, bilgiye ihtiyaç duyduğumuzda hafızadan geri çağırabilmek daha az mümkün oluyor. Saatte 160 km ile bir saat araç kullanıp, tüm o 160 km’lik yoldaki küçük detayları hatırlamaya çalışmak gibi. Belki son 10 dakikalık bölümü hatırlamanız daha kolay , ancak ilk 10 dakikalık bölümü hatırlamak çok daha zor olacaktır.

Bunun yerine, 10 dakika araç kullandıktan sonra (gene saatte 160 km hızla olabilir, veya alternatif olarak çevredekilerin zihninizde iyice yer etmesi için daha yavaş kullanarak, tercih sizin) bir süre durursanız ve gördüklerinizi seyahat defterine not ederseniz, bunları hem daha uzun süre hatırlayacak hem de kullanabilir olacaksınız. İyi haber şu, öğrenmeyi parçalara böldüğünüzde, seyahat defterine not düşme işi neredeyse otomatik olarak gerçekleşiyor çünkü beynimiz arka planda o bitmemiş konuyu düşünmeye devam ediyor ve bir sonraki adımda ne gelecek diye merak ediyor (bir nevi bilinçli erteleme). Bu süreç, öğrenilen şeyin hafızada çok daha güçlü bağlar oluşturmasını sağlıyor, böylece ihtiyaç duyduğunuzda size hizmet etmeye hazır daha fazla ve kullanışlı bilgi oluyor.

Öğrenmek istediğiniz şey her ne ise, onu parçalara bölün ve beyninizin doğru bir depolama yapabilmesi için ona fırsat tanıyın.

(Öğrendiğim kaynak MOOC, Learning How to Learn by Dr. Barbara Oakley & Dr. Terrence Sejnowski)

You do know what to do; DO! Ne yapman gerektiğini biliyorsun; YAP!

I knew it! We say in the present time about past, or indeed, we say it in the future looking backwards to actual time of knowing, feeling. Too late in most of the cases!  Those are the moments when we realize, looking retrospectively, that instinctively we knew the correct answer to a problem, right action to take, smart choice to make. Thing we knew but things we failed to execute.

Looking from today, it’s when we feel what’s right thing to do, when we know it’s high time to start, when we know where to start to find a solution. We know and we feel, yet they never come alone, they usually accompanied with excuses holding us back, reasons to procrastinate, urge to wait the perfect time.

Maybe it’s just fear; fear of failure; fear of being unsuccessful, fear of being humiliated, fear of you name it. Learned fears that limiting our vision, learned realities that serving as barrier to opportunities. Too many questions for assurance, too many check points in mind, too many feelings to be secured from being approved to being needy to remain part of a network.

These thought were coming to my mind, while listening to Seth Godin’s podcast (Q&A, the season wrap up), when he was telling about Nicholas Negroponte’s experiment. Negroponte is founder of One Laptop Per Child project. In the experiment, he drops a big box, full of tablets for children in two Ethiopian villages. Children know nothing about technology, they also don’t know reading. No instruction is provided other than two adults being shown how to charge tablets. Here is what happens:

  • In 4 minutes, one kid opens the box AND finds on-off switch
  • In 5 days, children start to use 47 apps in average per child
  • In 2 week, they start singing ABC songs
  • In 5 months, they hack Android as they want to expand capabilities of their tablets

Children learned to read, elder children started to teach younger ones how to use tablets and how to read. Surprising, and opposite to expectation, they were not only playing games.

How did they know what to do? Or a better question, how did they know getting into action is what they needed? They did not know what to expect, yet they didn’t bother evaluating risks or shortcoming or fears or negative ‘what if’s. They were sure that they should obey their curiosity, and with every single step they had their next step starting to show itself.

You? Are you an exception? I believe nobody is. We all know what to do. The very first action is almost, in not always, known to us. So, do!

184beg8m4uw3jjpgPhoto: https://gizmodo.com/ethiopian-kids-hack-their-olpc-tablets-in-5-months-wit-5956417

Biliyordum! Bunu, geçmişe dair, şimdiki zamanda söyleriz. Ya da aslında, bunu, tam olarak bildiğimiz, hissettiğimiz zamanın geleceğinden geçmişe bakarak söyleriz. Çoğu durumda çok geç kalmış oluruz! Geçmişe bakıp, bir problemin cevabını, akıllıca olan seçimi, doğru adımın ne olduğunu bir nevi içgüdüsel bir şekilde biliyor olduğumuzu fark ederiz. Ne yapmamız gerektiğini bildiğimiz ancak yapmadığımız şeylerdir bunlar.

Bugünden baktığımızda, ne yapmamız gerektiğini hissettiğimiz, başlamak için ideal zamanı anladığımız, çözüm için nereden başlamamız gerektiğini bildiğimiz anlar. Biliyor ve hissediyoruz, ancak bunlara çoğu zaman bizi tutan bahaneler, erteleme sebepleri ve güya doğru zamanı bekleme güdüsü eşlik ediyor.

Belki de sadece korku; çuvallama korkusu, başarısız olma korkusu, küçük düşme korkusu, aklınıza gelen gelmeyen başka korkular. Görüşümüzü engelleyen öğrenilmiş korkular, fırsatların önünde bariyer olarak duran öğrenilmiş gerçekler. Güvende hissetmek için sorulan çok fazla soru, zihinde oluşan pek çok kontrol listesi, onaylanma hissiyatından bir gruba ait olmaya kadar güvence altına almak istediğimiz pek çok duygu…

Bunlar, Seth Godin’in podcast yayınlarından birinde (1. sezon özeti, soru ve cevaplar), Nicholas Negroponte’nin deneyini dinlerken aklıma gelenler. Negroponte Her Çocuk İçin Bir Laptop projesinin kurucusu. Yaptığı deneyde, içi tablet dolu büyük bir kutuyu iki Etiyopya köyüne bırakıyor. Köydeki çocuklar okuma yazma bilmiyor, teknolojiye dair daha önce hiçbir şey görmemişler. Köydeki iki yetişkine tabletlerin güneş enerjisi ile nasıl şarj edileceğinin gösterilmesini saymazsak, hiç bir talimat, yol gösterme yok. Olanlar şöyle:

  • 4 dakika içinde, çocuklardan biri kutuyu açar VE açma düğmesini keşfeder
  • 5 gün içinde, çocuk başına ortalama 47 uygulama kullanılmaya başlanır
  • 2 hafta içinde, çocuklar alfabe şarkılarını söyleme başlar
  • 5 ay sonra, çocuklar tabletlerle yapabileceklerini artırmak için Android işletim sistemini kırarlar

Çocuklar okumayı öğrenir, yaşı daha büyük olan çocuklar daha küçük çocuklara tabletlerin nasıl kullanılacağını ve okumayı öğretirler. Beklenenin aksine, çocuklar tabletleri sadece oyun oynamak için kullanmazlar.

Ne yapacaklarını nasıl biliyorlardı? Veya daha yerinde bir soru, yapmaları gerekenin harekete geçmek olduğunu nasıl biliyorlardı? Neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı, yine de riskleri dikkate almakla, korkularına yenilmekle, ya da negatif “ya şöyleyse, ya böyleyse” gibi şeylerle uğraşmadılar. Meraklarına itaat etmeleri gerektiğini biliyorlardı, ve attıkları her bir adımda, bir sonraki adım onlara kendini gösterdi.

Sen? Bir istisna mısın? Sanıyorum kimse bu konuda istisna değil. Her birimiz ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Her zaman değilse bile, çoğu durumda, ilk adımın ne olması gerektiğini içten içe biliyoruz. O zaman, yap!

It’s all invented anyway! Her şey zaten uydurulmuş!

Imagine a door, a door opening to the world of possibilities, stands in front of you, locked. It offers surprises, it excites you, you like to be on the other side of the door! Good news is that, you hold a key in your hand. Bad news is that, the key doesn’t seem matching the lock. You try, you try again, you try once again, you get disappointed, and still you try again, you try again. It simply doesn’t work and you keep trying as you are very certain that that’s the key for the door.

That’s what happens, when we think on “what’s not possible?” and ignore, or resist to, or pretend not seeing, or refuse to think “what’s possible?”.  For example, some self-talks like ‘It’s not possible to gain enough respect, as I’m very young and very new at this job’,  ‘It’s not possible to reach my sales target this month, as there is this long long holiday’, ‘It’s not possible to exercise today as I’m very busy’, ‘It’s not possible to loose weight as I love eating’, and so on. All of them are blinded thoughts, missing the chance to seek for a possibility (not guaranteed). All of them are boxes we create very quickly, boxes to box our thoughts. Or as Ben & Roz Zander write in their book, the Art of Possibility, boxes are from the world of -previously invented- measurements, neglecting the universe of possibilities (the notion ‘it’s all invented’ and the whole inspiration in these lines are also from the same book). 

The assumption(s) you are making, are only previously invented boxes, your current perceptions limiting your options. So, if you are not happy with a certain situation boxing you in certain negative way (it’s all invented anyway), why don’t you just construct a new one. The key you are holding was invented for something else or someone else or someone else’s door, might not match your reality. Yet, no worries, it was invented anyway, so, just invent the key for your very door.

Here is the suggested practice from Zanders. First ask yourself;

“What assumptions am I making,
That, I’m not aware I’m making, 
That, gives me what I see?”

When you have the answer(s), ask the following one:

“What might I now invent,
That I haven’t yet invented,
That would give me other choices?”


Her şey zaten uydurulmuş! (uydurulmuş ifadesi “uymasını sağlamak” anlamındadır.)

Bir kapı hayal edin, olasılıklar dünyasına açılan ve tam önünüzde, kilitli bir şekilde duran bir kapı. Sizi heyecanlandıran, sürprizler vaat eden, diğer tarafında olmak istediğiniz bir kapı! İyi haber şu, elinizde bir anahtar var. Kötü haber ise, elinizdeki anahtar pek de kilide uygun görünmüyor. Deniyorsunuz, deniyorsunuz, bir daha deniyorsunuz, hayal kırıklığına uğruyorsunuz, yine de yeniden deniyorsunuz, yeniden deniyorsunuz. Kapı açılmıyor ve yine de denemeye devam ediyorsunuz, çünkü tuttuğunuz anahtarın o kapı için olduğundan çok eminsiniz.

“Neyin mümkün olmadığını” düşündüğümüz zaman olan şey bu. “Neyin mümkün olduğunu” düşünmeyi reddediyoruz, görmezden geliyoruz, direniyoruz veya yok sayıyoruz. İç sesimiz şunları söylüyor mesela, ‘Çok genç olduğum ve bu işte çok yeni olduğum için yeteri kadar saygı görmem mümkün değil’, ‘bu ay satış hedeflerimi tutmam mümkün değil, çünkü çok uzun bir tatil var’, ‘bugün egzersiz yapmam mümkün değil çünkü çok meşgulüm’, ‘kilo vermem mümkün değil çünkü yemek yemeyi çok seviyorum’, vs. Bunların tamamı önünü göremeyen düşünceler, ve olasılıkları arama şansını kaybetmemize sebep oluyor (bulacağımızın bir garantisi yok, olasılık olması veya olmaması diye bakmalıyız). Bunların tamamı, inanılmaz bir hızla yarattığımız, düşüncelerimizi sınırlayan kutular. Veya, Ben & Roz Zander’in the Art of Possibility (Olasılıklar Sanatı) isimli kitaplarında yazdığı şekliyle, olasılıklar evrenini görmezden gelen -daha önceden icat edilmiş- ölçütler dünyasından kutular.  (“Her şey zaten uydurulmuş” ifadesi ve bu satırların bütün ilham kaynağı da aynı kitap)

Bulunduğunuz varsayım(lar), aslında sadece daha önceden yaratılmış kutular, seçeneklerinizi sınırlayan mevcut algılarımız.

Dolayısıyla, eğer sizi negatif yönde sınırlandırdığı için memnun olmadığınız bir durum varsa (her şey zaten uydurulmuş), neden sizi mutlu edecek yeni bir tane yaratmıyorsunuz? Elinizde tuttuğunuz anahtar, bir başkası için veya bir başka şey için veya bir başkasının kapısını açmak üzere uydurulmuş bir şey, sizin gerçekliğinize uymayabilir. Neyse ki üzülmeye gerek yok, anahtar zaten uydurulmuş olduğu için, basitçe, kendi kapınız için yeni bir anahtar uydurabilirsiniz.

Kitabın yazarları Zanderlerden bir uygulama. Önce kendinize şunu sorun;

“Farkında olmadığım,
Ve şu an gördüğüm şeyleri bana gösteren,
Hangi varsayımlarda bulunuyorum?”

Cevabı bulduğunuzda, aşağıdakini sorun:

“Şimdi ne uydurabilirim ki,
Şimdiye kadar bulamadığım bir şey olsun,
Bana başka opsiyonlar sunsun?”

Language as “thought bender” – “Düşünce bükücü” olarak dil!

Language we speak does shape the way we think. If you speak additional language(s) next to your mother tongue, the way you feel and think while speaking in one of them might be different compared to speaking in the other one. You may also find it easier and preferable to use one of them in certain situations, say in writing a business letter for example, while preferring to write a love letter in another.  There is this famous quote reported to belong to Charlemagne saying “To know a second language is to have another soul”. Belongs to him or not, the suggestion is simple, people felt the difference.

It was feeling, it was intuition until recently, some people were feeling and using, benefiting from that so called “second soul”, maybe consciously, maybe not. News is that, that intuition is being proven bit by bit. Many scientific works now contribute to the theory of “Linguistic Relativity (also known as Sapir–Whorf hypothesis, or Whorfianis), theory suggesting language affects its speaker’s perception, view of the world, and the way she/he thinks.

Cognitive scientist Lera Boroditsky is one of the contributors to the theory. In her lovely ted talk, “How Language Shapes The Way We Think“, she gives many interesting examples from different cultures speaking different languages. For example, Kuuk Thaayorre people not having “left” and “right” in their language, they describe literally everything about them in cardinal directions; like, instead of saying “my left leg”, saying “my south southwest leg”. That interestingly brings an amazing ability to Kuuk Thaayorre people, almost a natural compass for everyone living in the society, about knowing direction all the time. Boroditsky explain this with science, in my simple understanding, she says, your brain needs to use cardinal directions, so will simply work continuously to know. While with more simple “left” and “right” words in our languages (in English, and Turkish in my case), we don’t need cardinal directions all the time, so our brain simply doesn’t mind generating continuous knowledge about cardinal directions.

Learning a new language is not an easy job, takes quite some time to get being able to speak and think in that, yet it looks it worth the effort as it adds a new soul, a new set of thinking ability to us as well.  Final words from Lera Boroditsky’s ted talk final; “I want to leave you with this final thought. I’ve told you about how speakers of different languages think differently, but of course, that’s not about how people elsewhere think. It’s about how you think. It’s how the language that you speak shapes the way that you think. And that gives you the opportunity to ask, “Why do I think the way that I do?” “How could I think differently?” And also,”What thoughts do I wish to create?”


Konuştuğumuz dil, nasıl düşündüğümüzü şekillendiriyor. Anadiliniz dışında başka dil(ler) de biliyorsanız, bir dili kullanırken düşünüp hissettikleriniz diğer bir dili kullanırken düşünüp hissettiklerinizden farklı olabilir. Belirli durumlarda birini, başka durumlarda diğerini kullanmayı daha kolay veya tercih edilir buluyor olabilirsiniz. Örneğin, iş mektubu yazarken bir dili, aşk mektubu yazarken diğer dili tercih ediyor olabilirsiniz. Charlemange’a atfedilen bir söz şöyle diyor “ikinci bir dil bilmek ikinci bir ruha sahip olmak demektir”. Ona ait olsun ya da olmasın, önerdiği şey çok basit, insanlar farklı dilleri kullanırken farklı hissetmişler.

Yakın zamana kadar, bunlar hissiyattan ibaretti. Bazı insanlar bunu hissediyor ve kullanıyordu,  o bahsedilen “ikinci ruh” denilen şeyden, belki bilinçli belki bilinçsiz olarak faydalanıyorlardı. Haber şu ki, bu hissiyatın doğruluğu adım adım kanıtlanıyor.  “Dilsel Görecelik” (Sapir Whorf Hipotezi olarak da biliniyor) diye adlandırılan teori pek çok bilimsel çalışma ile gittikçe güçleniyor. Bu teori, dilin, dili konuşan kişinin perspektifini, dünya görüşünü ve düşünme şeklini etkilediği şeklinde özetlenebilir.

Bilişsel bilim insanı (cognitive scientist) Lera Boroditsky bu teoriye katkıda bulunan kişilerden biri. “Dil, Düşünme Şeklimizi Nasıl Şekillendiriyor?” isimli, etkileyici ted konuşmasında farklı kültürlere ait çok ilginç örnekler veriyor. (Konuşma Türkçe alt yazılı olarak izlenebiliyor). Örneğin, Kuuk Thaayorre kabilesindeki insanların kullandığı dilde “sağ” ve “sol” kelimeleri yok. Yönle ilgili her şeyi, ama her şeyi, ana yönlerle tarif ediyorlar. “Sol ayağım” demek yerine örneğin, “güney – güney doğu ayağım” diyorlar. İlginç olan, dildeki bu “eksiklik” sayesinde Kuuk Thaayorre insanlarının tamamında neredeyse doğal bir pusula var, herhangi bir anda hangi kuzeyin, güneyin, doğunun ve batının ne taraf olduğunu biliyorlar. Boroditsky bunu bilimsel olarak açıklıyor, benim anlayabildiğim şekliyle, söylediği şey şu; beyin dildeki “eksiklik” sebebi ile ana yönleri kullanmak zorunda olduğunu biliyor ve yönleri sürekli biliyor kalabilmek için sürekli çalışıp yön bilgisi sağlıyor. Öte yandan, daha basit olan “sağ” ve “sol” kelimelerine sahip dilleri konuşuyorsak, sürekli olarak ana yönlerin ne taraf olduğunu bilmemize gerek olmadığı için, beynimiz de gerekmediği için bu bilgiyi sürekli olarak üretim bize sunmuyor.

Yeni bir dil öğrenmek kolay bir iş değil, konuşabilir ve o dilde düşünebilir hale gelmek için ciddi bir zaman yatırımı yapmak gerekiyor. Ancak, hayatımıza yeni bir ruh ve yeni bir düşünme şekli ekleyeceğini düşündüğümüzde, buna değeceğini söyleyebiliriz. Son sözler, Lera Boroditsky’ın konuşmasının finalinden, Cihan Ekmekçi’nin çevirisi ile paylaşıyorum: “Sizi son bir düşünceyle bırakmak istiyorum. Değişik diller konuşan insanların nasıl farklı düşündüklerini anlattım, ama tabii bu konu başka yerdeki insanların nasıl düşündüğü hakkında değil. Sizin nasıl düşündüğünüz hakkında. Konuştuğunuz dilin sizin düşüncelerinizi nasıl şekillendirdiği hakkında. Bu da size şu soruyu sorma fırsatını veriyor: ”Niçin böyle düşünüyorum?” ”Nasıl daha farklı düşünebilirim?” Ayrıca, ”Nasıl düşünceler yaratmak istiyorum?”