It’s all invented anyway! Her şey zaten uydurulmuş!

Imagine a door, a door opening to the world of possibilities, stands in front of you, locked. It offers surprises, it excites you, you like to be on the other side of the door! Good news is that, you hold a key in your hand. Bad news is that, the key doesn’t seem matching the lock. You try, you try again, you try once again, you get disappointed, and still you try again, you try again. It simply doesn’t work and you keep trying as you are very certain that that’s the key for the door.

That’s what happens, when we think on “what’s not possible?” and ignore, or resist to, or pretend not seeing, or refuse to think “what’s possible?”.  For example, some self-talks like ‘It’s not possible to gain enough respect, as I’m very young and very new at this job’,  ‘It’s not possible to reach my sales target this month, as there is this long long holiday’, ‘It’s not possible to exercise today as I’m very busy’, ‘It’s not possible to loose weight as I love eating’, and so on. All of them are blinded thoughts, missing the chance to seek for a possibility (not guaranteed). All of them are boxes we create very quickly, boxes to box our thoughts. Or as Ben & Roz Zander write in their book, the Art of Possibility, boxes are from the world of -previously invented- measurements, neglecting the universe of possibilities (the notion ‘it’s all invented’ and the whole inspiration in these lines are also from the same book). 

The assumption(s) you are making, are only previously invented boxes, your current perceptions limiting your options. So, if you are not happy with a certain situation boxing you in certain negative way (it’s all invented anyway), why don’t you just construct a new one. The key you are holding was invented for something else or someone else or someone else’s door, might not match your reality. Yet, no worries, it was invented anyway, so, just invent the key for your very door.

Here is the suggested practice from Zanders. First ask yourself;

“What assumptions am I making,
That, I’m not aware I’m making, 
That, gives me what I see?”

When you have the answer(s), ask the following one:

“What might I now invent,
That I haven’t yet invented,
That would give me other choices?”


Her şey zaten uydurulmuş! (uydurulmuş ifadesi “uymasını sağlamak” anlamındadır.)

Bir kapı hayal edin, olasılıklar dünyasına açılan ve tam önünüzde, kilitli bir şekilde duran bir kapı. Sizi heyecanlandıran, sürprizler vaat eden, diğer tarafında olmak istediğiniz bir kapı! İyi haber şu, elinizde bir anahtar var. Kötü haber ise, elinizdeki anahtar pek de kilide uygun görünmüyor. Deniyorsunuz, deniyorsunuz, bir daha deniyorsunuz, hayal kırıklığına uğruyorsunuz, yine de yeniden deniyorsunuz, yeniden deniyorsunuz. Kapı açılmıyor ve yine de denemeye devam ediyorsunuz, çünkü tuttuğunuz anahtarın o kapı için olduğundan çok eminsiniz.

“Neyin mümkün olmadığını” düşündüğümüz zaman olan şey bu. “Neyin mümkün olduğunu” düşünmeyi reddediyoruz, görmezden geliyoruz, direniyoruz veya yok sayıyoruz. İç sesimiz şunları söylüyor mesela, ‘Çok genç olduğum ve bu işte çok yeni olduğum için yeteri kadar saygı görmem mümkün değil’, ‘bu ay satış hedeflerimi tutmam mümkün değil, çünkü çok uzun bir tatil var’, ‘bugün egzersiz yapmam mümkün değil çünkü çok meşgulüm’, ‘kilo vermem mümkün değil çünkü yemek yemeyi çok seviyorum’, vs. Bunların tamamı önünü göremeyen düşünceler, ve olasılıkları arama şansını kaybetmemize sebep oluyor (bulacağımızın bir garantisi yok, olasılık olması veya olmaması diye bakmalıyız). Bunların tamamı, inanılmaz bir hızla yarattığımız, düşüncelerimizi sınırlayan kutular. Veya, Ben & Roz Zander’in the Art of Possibility (Olasılıklar Sanatı) isimli kitaplarında yazdığı şekliyle, olasılıklar evrenini görmezden gelen -daha önceden icat edilmiş- ölçütler dünyasından kutular.  (“Her şey zaten uydurulmuş” ifadesi ve bu satırların bütün ilham kaynağı da aynı kitap)

Bulunduğunuz varsayım(lar), aslında sadece daha önceden yaratılmış kutular, seçeneklerinizi sınırlayan mevcut algılarımız.

Dolayısıyla, eğer sizi negatif yönde sınırlandırdığı için memnun olmadığınız bir durum varsa (her şey zaten uydurulmuş), neden sizi mutlu edecek yeni bir tane yaratmıyorsunuz? Elinizde tuttuğunuz anahtar, bir başkası için veya bir başka şey için veya bir başkasının kapısını açmak üzere uydurulmuş bir şey, sizin gerçekliğinize uymayabilir. Neyse ki üzülmeye gerek yok, anahtar zaten uydurulmuş olduğu için, basitçe, kendi kapınız için yeni bir anahtar uydurabilirsiniz.

Kitabın yazarları Zanderlerden bir uygulama. Önce kendinize şunu sorun;

“Farkında olmadığım,
Ve şu an gördüğüm şeyleri bana gösteren,
Hangi varsayımlarda bulunuyorum?”

Cevabı bulduğunuzda, aşağıdakini sorun:

“Şimdi ne uydurabilirim ki,
Şimdiye kadar bulamadığım bir şey olsun,
Bana başka opsiyonlar sunsun?”

Motivation is Motive & Action! Motivasyon, Motif & Aksiyon demektir!

Motivation is actually two words ‘motive’ and ‘action’. When we use the word in its current situation as one word, it seems that we are missing a great sense in it. Once it’s divided into two, you start thinking about both of the words. Hopefully, also start asking yourself both questions associated with each of the words:

  • What’s my motive?
  • What’s my action?

Having both of the questions in mind is obviously bringing at least 1 more answer compared to a single question like “what’s my motivation?”. (Once you divided the word into to, this question sound a bit lame, no?)

And here is a surprise and a very useful perspective; you may also reverse the order of the question. If you have difficulty to answer the first question, you may start getting into action and invite motive to arrive later on. By action here, I mean both physical action and getting into action. Physical action might be as simple as doing some physical exercise which will trigger more brain activity helping you to find the motive you seek for. Getting into action on the other hand will accumulate expertise, insights into what you are doing and soon it will simply create call-to-action for the genius in you.

So, stop trying to find an answer to the general question of “what’s my motivation?”, and start asking:

“What’s my motive?” & “What’s my action?”

or if you have difficulty with this order, simply get into action and search for the motive.

Also, ask the questions or remind the answer to yourself frequently as motivation is like bathing, it doesn’t last.

Inspired by Adam Khoo in bonus track of MOOC course Mindshift: Break Through Obstacles to Learning and Discover Your Hidden Potential, where he says “motivation is motive plus action”

Motivasyon aslında iki kelimenin bir araya gelmesinden oluşmuştur. “Motif, güdü” ve “aksiyon, eylem”. Kelimeyi mevcut halinde tek kelime olarak kullandığımızda, sanki esas gücünü kaybediyoruz gibi. İkiye böldüğümüz anda ise her iki kelime ile ilgili ayrı ayrı düşünmeye başlıyoruz. Bir sonraki adım olarak yapılabilecek şey de kendimize bu iki kelime ile ilgili şu iki soruyu sormak olacaktır:

  • Motifim, güdüm, amacım ne?
  • Aksiyonum, eylemim ne?

İki soru soruyor olmak, elbette ki şu bir tek soruya göre en azından bir tane daha fazla cevap bulmamızı sağlayacak: “motivasyonum ne?”. (İkiye bölünmüş sorulara göre biraz da yavan bir soru gibi görünüyor şimdi)

Ve bu noktada, ilginç bir sürpriz, yeni bir perspektif daha ortaya çıkıyor; bu iki sorunun yerlerini değiştirebiliyorsunuz. Eğer birinci soruya cevap vermekte zorlanıyorsanız, doğrudan eyleme geçebilir ve motifi size yetişmek üzere davet edebilirsiniz. Buradaki eylem kelimesi, hem fiziksel eylem hem de üzerinde çalışmaya başlamak anlamında. Fiziksel aktivite, egzersiz yapmak kadar basit olabilir. Egzersiz beyin aktivitesini de artıracak ve aradığınız motifi bulmanız konusunda size yardımcı olacaktır. Üzerinde çalışmaya başlamak ise, deneyim biriktirmenize sebep olacak, konuyla ilgili iç-görünüzü artıracak ve içinizdeki dâhiyi ortaya çıkmak üzere davet edecek.

Dolayısıyla, “motivasyonum ne?” gibi genel bir soruya cevap aramayı bırakmalı ve şu iki soruyu sormaya başlamalıyız:

“motifim ne?” & “eylemim ne?”

veya, bu sıralama hoşunuza gitmiyorsa, terse çevirin, doğrudan eyleme geçin ve motifi aramaya başlayın.

Ve bu soruları sıkça sorun veya cevaplarınızı sıkça kendinize hatırlatın, çünkü motivasyon banyo yapmak gibidir, etkisi kalıcı değildir.

You have a genius, if you call! Bir dâhiye sahipsin, çağırırsan gelir!

You can actually call your genius, it will respond if you do it correctly.

Elizabeth Gilbert starts her TED Talk, “Your Elusive Creative Genius” by describing how ‘having a genius’ turned into ‘being a genius’ with the Renaissance and put an unbelievable pressure on us. In some ways this small change from ‘having’ to ‘being’ stopped many of us from trying to be creative in our areas. Once you ask whether you are a genius or not, first thing you do is to compare yourself with well known geniuses (Leonardo Da Vinci, Newton, Einstein, Michelangelo, Kasparov, Chomsky, Hawking or whoever you call to your interest) and probably end up admitting that you are not, which then sets a mind barrier in trying to perform your best, create your best, or start your dream (Salto Mortale).

Instead of asking with ‘being or not’, if you ask whether you have a genius or not, the story is changing dramatically. Think of some moments, when you had some inspiration and created small like a bits of something which might be as small as a single idea in a meeting, a creative new way of doing a task in different way, few nicely created words for your beloved, anything. I guess you’ve already counted several, if so, here is the good news, that inspiration is given to you by your genius! Yes you have it too!

Now, how to call your genius? Think your genius as your team member. Teams exist around an objective. Whatever you objective is, your job, your meaningful action, just do it (Gilbert says ‘just do your job’), start doing it, keep doing it, get better at it, and at some point your genius will appear to play her own role and bring herself, bring your genius to you.

Dâhinizi gerçekten çağırmanız mümkün, doğru yaparsanız çağrınıza karşılık verecektir.

Elizabeth Gilbert, “Ele Gelmez Yaratıcı Dâhiniz” isimli TED konuşmasına (linke tıklayarak doğrudan Türkçe alt yazılı versiyona ulaşabilirsiniz, başlık ‘Deha Üzerine’ diye çevrilmiş ama benim çevirimin daha doğru olduğunu düşünüyorum) ‘dâhiye sahip olmak’ ifadesinin Rönesans ile birlikte nasıl ‘dâhi olmak’ ifadesine dönüştüğünü ve bunun üzerimizde nasıl bir baskı kurduğunu anlatarak başlıyor. ‘Sahip olmak’ ile ‘olmak’ arasındaki küçük değişim, bir bakıma pek çoğumuzu kendi alanlarımızda yaratıcı olmaya çalışmaktan alıkoydu. Bir dâhi olup olmadığınızı sorduğunuzda, muhtemelen ilk yapacağınız şey kendinizi bilinen dâhilerle (Leonardo Da Vinci, Newton, Einstein, Michelangelo, Kasparov, Chomsky, Hawking veya kendi ilgi alanınızda aklınıza kim geliyorsa) karşılaştırmak ve dâhi olmadığınıza karar vermek olacaktır. Bu da bir nevi zihinsel bariyer oluşturacak, en iyisini yapmaya çalışmanızı, en iyisini yaratmanızı veya hayallerinize giden yolda adım atmanızı (Salto Mortale) engelleyecektir.

Eğer ‘olmak ve olmamak’ şeklinde sormak yerine, dâhiye sahip olup olmadığınızı sorarsanız hikayenin şekli tamamen değişiyor. Küçük şeyler yaratmanıza vesile olan esinlenmeler yakaladığınız anları düşünün; bir toplantıda yarattığınız minicik bir fikir, bir işi başka türlü yapmak için bulduğunuz yeni bir yöntem veya sevdiğiniz biri için yarattığınız birkaç kelime güzel söz. Herhangi bir şey. Tahmin ediyorum bir kaç şey aklınıza gelmiştir. Eğer öyleyse, işte size güzel haber, o esinlenmeler size dâhiniz tarafından verildi! Evet sizin de bir dâhiniz var!

Şimdi, dâhinizi nasıl çağıracaksınız? Dâhinizi ekip üyesi gibi düşünün. Ekipler bir amaç etrafında var olurlar.  Amacınız her ne ise, işiniz, hayatınıza anlam katan eylemleriniz, her ne ise, onu yapın, yapmaya başlayın, yapmaya devam edin, o işi yapmakta daha iyi hale gelin ve bir noktada dâhiniz ortaya çıkacak ve kendine düşen kısmı yapacak, dâhinizi size getirecek.

What you resist… – Direndiğin şey…

The full version is “what you resist not only persists, but will grow in size.” Complementary to previously suggested idea, as long as we refuse to accept (resist), simply we cannot create a solution. Problem will remain and probably, at least in our mind, will also grow. Yet, the suggestion is not, definitely not, falling into trap of destiny. Just the opposite, accepting is only accepting the existence of the problem and instead of resisting or complaining, simply handling it as a starting point for discovery of a desired solution.
Tam versiyonu şöyle «direndiğin şey, sadece devam etmekle kalmaz, aynı zamanda büyür». Daha önceden ele aldığımız fikri tamamlıyor, kabul etmeyi reddettiğimiz sürece (direnç), bir çözüm bulmamız mümkün olmuyor. Problem devam ediyor, ve aynı zamanda, en azından zihnimizde, büyüyor. Ancak önerilen, kesinlikle kaderciliğe boyun eğmek değil. Tam tersine, kabul etmek, problemin varlığını kabul etmek anlamında sadece. Şikayet etmek veya direnmek yerine, basitçe problemi ele almak ve böylece kabul etmek eylemini, istediğimiz çözümü keşfetmek için bir başlangıç noktası olarak kullanmak anlamına geliyor.

Accept! – Kabul Et!

In other words, if you want to solve your problem the first and most important thing to do is accepting the existence of the problem. Otherwise, simply you don’t even have a case to work on. No solution can be found if you don’t know what problem you are trying to solve. Put the problem on your table, face it, and that will give your brain the absolute order: «solve it!», and your brain will do that! Accepting is starting point for possibilities, starting point for good things to have… what happens if you don’t accept, that will come in problem #3 but also was in problem #1.

Başka bir deyişle, probleminizi çözmek istiyorsanız yapacağınız en önemli ve ilk şey sorunun varlığını kabul etmek. Aksi takdirde, üzerinde çalışacağınız bir şeyiniz bile olmaz. Hangi sorunu çözmeye çalıştığımızı bilmiyorsak çözüm bulamayız. Sorunu, problemi masanın üstüne koyun, yüzleşin ve bu beyninize çok kesin ve açık bir emir verecek «çöz bunu!» ve beyniniz bunu yapacak! Kabul etmek olasılıklar için, güzel şeyler için başlangıç noktası… Kabul etmezsek ne oluyor, o kısım problem #3’de ve problem #1’de.

Your Problem! – Sorununuz!

Evans says this in a webinar and Bill Burnett explains like this: “you have a friend, not you, but a friend who has been complaining about their job, complaining about their partner, complaining about whatever every time you have coffee, but not doing anything (If YOUR PROBLEM isn’t really your problem)…. So I think, if you’re ready to start working on something just pick something small and work on it, prototype some solutions and see what works… When you start, when you accept this is my problem now I can either decide I’m doing nothing… or I’m going to see if I can do something with it.” Facing the problem, and handling it as a problem to be solved is what we need, otherwise we might be trapped and turn to be a friend who complains all the time. Accept is the key word, more to come about it in problem #2. So far, just watched couple of videos from Evans and Burnett, Stanford professors and writers of the book Designing Your Life: How to Build a Well-Lived, Joyful Life. More will follow while I read the book.

Here is one of the links available online if you like to know more about.

D. Evans bir webinarda böyle diyor (link aşağıda) ve Bill Burnett şöyle açıklıyor: “bir arkadaşınız var, siz değil, bir arkadaşınız ve ne zaman kahve içseniz sürekli işiyle, eşiyle, ve başka şeylerle ilgili şikayetlerini sayıyor, ama hiç bir şey yapmıyor (Eğer sorununuz gerçekten sorununuz değilse)… Eğer bir şey yapmaya başlayacaksanız, basit bir şey seçip, bununla ilgili çözüm seçeneklerini test edebilir ve çalışıp çalışmadığına bakabilirsiniz… başladığınızda, yani problem benim problemim diye kabul ettiğinizde, ya hiçbir şey yapmamaya karar verirsiniz… veya bu sorunla ilgili bir şey yapıp yapamayacağınıza bakarsınız.” Problemle yüzleşmek, ve çözülmesi gereken bir mesele olarak ele almak ihtiyacımız olan şey, öbür türlü sıkışabiliriz ve sürekli şikayet eden arkadaş haline dönüşebiliriz. Kabul etmek anahtar kelime, problem #2 bununla ilgili olacak. Evans ve Burnett, Hayatınızı Dizayn Etmek isimli kitabın yazarları, Standford Üniversitesi’nde aynı isimde bir ders de veriyorlar. Kitabı okudukça daha fazla paylaşacağım. Internette pek çok videoda kitabı ve Hayatınızı Dizayn Etmek konusunu oldukça pozitif ve basit bir şekilde anlatıyorlar, videolardan birinin linki için tıklayınız.

%1 for Olympic Gold – Birincilik için %1

When Sir Dave Brailsford became head of British Cycling in 2002, the team had almost no record of success: British cycling had only won a single gold medal in its 76-year history. Sir Dave gambled that if the team broke down everything they could think of that goes into competing on a bike, and then improved each element by 1%, they would achieve a significant aggregated increase in performance. He was hoping his Team Sky to win Tour de France in five years with this method, they won in 3!
This method might be especially beneficial in case you really don’t have any element that needs big improvement to bring you further success, then applying this method might construct the path of success bit by bit.

The full story is here – Hikayenin tamamı burada.

Sir Dave Brailsford, 2002 yılında British Cycling’ın başına geçtiğinde, takımın daha önceye ait hemen hiçbir başarısı yoktu. İngiltere bisiklet takımı 76 yıllık tarihinde sadece tek bir altın madalya kazanmıştı. Sir Dave, bisikletle yarışmaya dair her bir unsuru çıkarıp, her birini %1 oranında daha iyi hale getirerek performansta önemli ve toplam bir artış elde edebileceğini düşündü. Bunu uygulamaya geçirdiğinde, takımı Team Sky’ın ‘Tour de France’ı beş yıl sonra kazanmasını umuyordu, 3 yılda kazandılar.
Bu yöntem, işinizle ilgili bölümlerin herhangi birinde çok ciddi bir gelişim ihtiyacı olmadığında ve gene de toplamda başarınızı artırmaya ihtiyaç duyduğunuzda işe yarayabilir.