The OK Plateau – Tamam Düzlemi

That’s the best I can do! It’s impossible to exceed that! That’s it, I’m at my best!..

Is it really the case? Do we really know the limits? When I say really, I mean is it really independent from our own thoughts? Or is it the limit because we code it like that, we code it inline with “that’s fine” mood? How do we decide that better is or is not possible, or do we decide at all? Why do we keep searching for boundaries? Why are we constantly seeking an OK point? These were some of the questions coming to my mind reading Joshua Foer’s book, Moonwalk With Einstein.

“For a long time, people thought that no one would ever run a mile in under four minutes. It was considered an immovable barrier, like the speed of light… (When Roger Bannister broke it in 1954), his accomplishment was splashed across the front pages of newspapers around the world and hailed as one of the greatest athletic achievements of all time. But the barrier turned out to be more like a floodgate. It took only six weeks before John Landy ran the mile a second and a half faster than Bannister, and within a few years four-minute miles were commonplace.”

Joshua Foer, Moonwalk With Einstein

Today the record is owned by Hicham El Guerrouj with 03:43.13. The record dates back to 1999, maybe it’s again got stuck in The OK Plateau.

When we get a new skill, we can talk about three phases. Foer cites two psychologists, Paul Fitts and Michael Posner, and explains them. In summary;

  1. Cognitive State: Stage that we develop strategies to be more effective and that we keep our attention intensive,
  2. Associative State: Stage where habits become regular and attention deintensified (or neurons being bounded tighter)
  3. Autonomous Stage: Autopilot and end of development.

The OK Plateau is where the development ends, and we can stay there for a very long time. For example, our keyboard typing speed more or less remains the same, unless for whatever reason we consciously decide to change 2-4 fingers typing, try to practice blind typing or try to exceed our speed. Once we spend the effort than we move to a higher plateau.

I’m not suggesting that we should constantly try to get better with everything and all the time, (though, I wouldn’t have anything against if this is what you like). I’m suggesting to be aware of the OK plateau. If I’m choosing to say OK, it should be my preference, not disbelief in my own capacity. Putting the preference aside, thinking and feeling that the boundaries are certain and unchangeable, and acting accordingly is actually what stops self development. Testing the boundaries, playing with boundaries and expanding them with every opportunity on the other hand, is exactly what personal development is. Quoting James Carse; “finite players play within boundaries, infinite players play with boundaries” (Finite and Infinite Games). I like to keep it short at the moment as I’m willing to have another post about this book, however if you like a shortcut to learn who is an infinite player, just watch a child playing, better join her/him playing -but let her manage the game-, because children play without boundaries, or they change the boundaries, they change or bend the rules, they do not restrict themselves in the ocean of possibilities. The good news is that, we were also a child once, and we knew how to play an infinite game. Maybe at some point in time, we reached “the OK plateau” and turned our back to the ocean of possibilities, and started to create different types of boundaries for ourselves.

Therefore, the skills we think we are perfect at, maybe have the potential to move to the next plateau. We should ask ourselves, am I at the OK plateau? If the answer is yes and if you want to change it, this awareness should be the starting point to test and to tamper the boundaries. That’s where you have a chance to find the hidden door opening to the ocean of wonderful opportunities 🙂


Tamam sen oldun! Bundan iyisi Şam’da kayısı! Yapabileceğimin en iyisi budur!..

Gerçekten öyle midir? Sınırı gerçekten bilir miyiz? Gerçekten derken, kendi düşüncemizden bağımsız olarak öyle midir? Yoksa biz bunu “tamam kardeşim” tadında, “bu kadar yeter” diye kodladığımız için mi yeter olmaktadır? Daha iyisinin olup olmadığına nasıl karar veriyoruz veya karar veriyor muyuz? Neden hep bir sınır arıyoruz? Neden hep bir tamam noktası arayışı içindeyiz? Joshua Foer’in Einstein İle Ay Yürüyüşü isimli kitabındaki bölümü okurken aklıma gelen sorulardan bazıları bunlar oldu.

“Çok uzun süre insanlar bir milin dört dakika altında koşulamayacağına inanıyorlardı. Işık hızı gibi bu engelin de yerinden oynatılamayacağı düşünülüyordu… Roger Bannister, 1954 yılında bir mili dört dakikanın altında koşunca, başarısı dünyanın dört bir köşesindeki gazetelerin manşetlerine taşındı ve tüm zamanların en büyük atletizm başarısı olarak görüldü. Ama bu hedef neredeyse bir taşkın kapağı gibiydi. Altı hafta sonra John Landy Bannister’dan bir buçuk saniye daha önce bitirdi ve birkaç yıl içinde dört dakikada bir mili koşmak sıradanlaştı”

Joshua Foer, Einstein İle Ay Yürüyüşü, Sayfa 186

Bugünkü rekor 03:43.13 ile Hicham El Guerrouj‘ye ait. Bu rekorun tarihi 1999, belki başka bir tamam düzleminde takılı kaldı.

Yeni bir beceri kazanırken üç aşama söz konusu. Foer bunu Paul Fitts ve Michael Posner isimli iki psikologdan alıntılayarak anlatıyor. Özetle;

  1. Algı Aşaması: Daha verimli olmak için stratejiler geliştirdiğimiz, ilgimizi dikkatimizi yoğun tuttuğumuz aşama,
  2. Bağlantı Aşaması: Alışkanlığın oturması (ya da nöronların daha sıkı bağlanması) ile yoğunlaşmanın azalması,
  3. Özerk Aşama: Otomatik pilot ve gelişmenin durması.

Gelişmenin durduğu yerde tamam düzlemine gelmiş oluyoruz. Uzun süre kalabiliyoruz orada. Örneğin, bilinçli bir çaba harcamadıkça, klavyede yazma hızınız genelde sabit kalıyor, ne zaman iki veya üç dört parmakla yazmaktan sıkılıp bilinçli olarak çaba sarf edip 10 parmak yazmayı veya daha hızlı yazmayı pratik etmeye ve öğrenmeye çalışırsak ancak o zaman mevcut beceriyi bir sonraki aşamaya taşıyabiliyoruz.

Her an her şeyi daha iyi yapmaya çalışmaya çalışmak değil önerdiğim, (ki istiyorsanız ona da itirazım olmayabilir). Tamam düzleminin farkında olmayı öneriyorum. Tamam demeyi seçiyorsam da bunu daha iyisini yapabileceğime inanmadığım için değil, bir tercih olarak istemediğim için yapmamak. Bilinçli tercihi bir kenara koyduğumuzda, sınırların belirgin ve değişmez olduğunu düşünüp hissetmek ve ona göre davranmak gelişimi durduran bir durum. Sınırların bizzat kendisini test etmek sınırların kendisiyle oynamak ve fırsat bulunca genişletmek ise gelişimin bizzat kendisi. James Carse’ın Finite and Infinite Games* isimli kitabından bir alıntıyla: “Sınırlı oyuncular sınırların içinde oynarlar, sınır tanımayan oyuncular sınırların kendisi ile oynarlar.” Bu konuda ayrıca yazmak istediğim için çok uzatmak istemiyorum, sınır tanımayan oyuncu kim, kısa yoldan öğrenmek istiyorsanız oyun oynayan bir çocuğu izleyin hatta onunla -oyunu onun yönetmesine izin vererek- oynayın, çünkü onlar tam da sınırlarla oynarlar, kuralları esnetir, değiştirir, olasılıklar denizinde kendilerini sınırlandırmazlar. Güzel haber şu ki, bir zamanlar hepimiz çocuktuk ve bu şekilde oynamayı çok iyi biliyorduk, sonra işte belki de bir “tamam düzlemi”ne gelince durduk ve olasılıklar denizine sırtımızı dönüp kendimize türlü türlü sınırlar oluşturmaya başladık.

Sözün özü, en iyi haline geldiğini düşündüğümüz becerilerimiz belki de bir sonraki düzleme geçebilme potansiyeline sahiptir. Kendimize sormalıyız, tamam düzleminde miyim? Cevap evet ise ve bunu değiştirmek istiyorsak, bu farkındalıkla beraber bir sonraki adımda sınırları test etmeye, sınırları kurcalamaya başlamalıyız. Bir çocuğun oynadığı gibi keyifle ve sınırlandırmalar olmaksınız oynamalıyız. Bir bakmışsınız, sınırın bir yerinde şahane olasılıklara açılan bir kapı bulmuşsunuz 🙂

*Kitabın bulabildiğim Türkçe çevirisi yok, Sanırım kitabın ismi Sonlu ve Sonsuz Oyunlar olarak çevrilebilir. Alıntının orijinali ise şöyle: “finite players play within boundaries, infinite players play with boundaries”.

Rivalry at Work and Anti-Rivalry

Rivalry at Work

“The more we compete, the less we gain”
Peter Thiel, Zero to One

Everyone should mind her own business! How dare you interfere in my business? We need to watch out for the other team! We are good as we are! I am not indulging with your business, so no one should indulge with mine!

Such and similar phrases are usually avoided to be voiced, still heard at workplace here and there, and they reveal rivalry and defensiveness.

When you care about these words and listen to what is being told, -which are usually served with an accompanying throughout stories from recent past- in case you are not careful, you might suddenly start to see yourself as taking a side. In these stories, everyone is right; whichever side you listen to, that side seems to be right. You either have to choose your side or stay with “who cares” mentality, which basically means “listening” to both sides yet you not minding much about either side.

However, if you pay attention, you will start to feel an absurdity. Yes, only if you pay attention and it will not be automatic, you will need to stop and look, and ask, what does this story really tells me? What’s this defense about? Is another story really not possible? If the sides of this rivalry are people or teams under your management, than paying attention is a must for you. You must realize and you must ask yourself “what’s really going on?”

Defense is described as “capability of resisting attack” (Merriam-Webster Dictionary). Definition itself is pointing out a very interesting absurdity; who is attacking? You are defending, so there has to be an attack, right? So, in this case your work-fellow (!) is the attacker!

Well, why is this defensive status, this rivalry happening? We might try try to find answers by looking at one or more of the following.

First of all, if there is defense there is also fear of losing. I have to defend, attack or run away for not losing because if there is perception of an attack, everything in the brain stops. Let’s repeat, stops, your brain stops, it does not work! Excuse me, let me correct, everything stops but amygdala. Everything else in the brain give way to the great amygdala (indeed its size and its shape is similar to an almond, and actually it means almond in Greek) and amygdala is all alone in the battlefield. However, amygdala to which we own our thousands of years of existence, does only know two things, fight or flight! (hmm, can we say fight or resign when the battlefield is our workplace?)

Secondly, there is the feeling of insecurity. I’m not trusting that my fellow, the other team will fight fairly. I am consciously using the word “fight”, consciously because if we talk about insecurity, perceptually there should also be a fight. My fellow colleague, the other team is my rival. My colleague is not someone that I create, I co-create with, and the team I’m competing with is not my collaborator towards a bigger purpose.

Thirdly, I’m not yet aware of the benefits of co-working and and not even concentrating at my own work instead of rivalry. There is no answer to the question of “what’s in it for me?”. Or, just a second, not the answer, even the question itself does not exist. Does not exist, because I don’t have time, I don’t have energy. My time and energy are spent on the fight; even if I do like to spare some energy nothing is left on my reserves, I’m busy in a sense. Maybe, I do like to act like this, because messing around with others tastes like french fries, you can’t resist, you salt, you dip into ketchup, mustard whatever you like and you keep eating. And, I’m acting childishly, my mother (or father) cooked wonderful dishes, the dinner table looks great, and I’m stubbornly and only eating french fries. All I care! I’m not working with you, I’m not playing with you, I’m not creating…

Fourth, I’m not aware of this: you need to love your colleagues. Months ago, thinking about workplace, I was describing it like this; the demand and expectation around us becoming so extreme and we need a true and diverse support (including emotions) from our colleagues, which is not happening without love. Otherwise, results are very usual, far from being great.

SO, WHAT TO DO?

First of all, ask yourself; what’s this defense all about for God’s sake? What will happen if you don’t defend and refuse to fight? Do you really want your amygdala to manage you? Have you asked? Have you really asked these questions? If yes, you do not need me for the answers, if no, go back to the beginning of this paragraph.

Secondly, stop fighting. Simply dismiss it, drop it. Fight draws you to the bottom, fight is weights you are holding that draws you. Drop it. Drop and rise. Similarly, ‘distrust’ also draws relationships, draws any progress to the bottom. Sucks energy. Which is more preferable to be drawn with distrust and struggle or to stay stable at surface and swim through trust? For a second, let’s assume that the attack continues from the other side (whoever they are), your head is being submerged into the water, your head remains under the water for a while, you struggle and you are up again. Instead of counterattack, what happens if you continue swimming and leave the wrangler behind where he is? Which one do you prefer, fighting childishly and endlessly where you are or progress? Go on and choose one of them!

Thirdly, focusing at your work, becoming better and deeper at what you do will mean that you do increase your uniqueness, your wisdom and insights about it. We’ve just started to swim, now it’s time to catch a flow and start flowing. That will result in arriving earlier where you do intend to arrive. You will be seen astonishingly strong and smooth and as the flow you catch will remain invisible to other eyes. Once you catch this flow, you will also start to realise beauties around the river, you will enjoy and you will have the chance to benefit from those. Still, it is your call if you want keep saying “all I care” and keep eating french fries only. The choice is yours, the choice was always yours, the choice is always yours.

Fourth, just love, what’s the big deal about it? “Loving, everything begins by loving somebody” said Sait Faik, in one of this short stories. Work life is very challenging as it is anyways, how long can it be sustained without love and positiveness? Isn’t it preferable to have hours full of affection and possibilities rather hatred and anger which only bring deadlocks?

In case you are in a leading position, “what to do?” should answer a double meaning for you. First, follow the steps yourself. Second, use all the leadership techniques you know and encourage these steps in your team and in every member of your team.

As a later topic to write about, it’s also possible to define bigger hoops when you look at this rivalry-defense-attack triangle from a bigger perspective. Take the companies in the same industry performing rivalry-defense-attack against each other; could it be resulting in similar harms as in a single organisation, bringing stagnation, hindering progress for the whole industry which inevitably will mean stagnation and inhibition of progress for every single player in the industry? If we like to see even a bigger hoop, can we look at national economies? (Surely if such a thing called national economy still exists against economies of multinational companies). It seems -even though we have some countries who think and play as they are defending against some attacks, positioning themselves as defenders and keeping a rivalry from a nationalist point of view- today, the main players in the world are some companies and few countries -like Singapore- which are focusing at their own progress and advancement. They are not rivaling, quoting Peter Thiel once more, they are not considering competition as a sign of value but as a destructive force.

İş Yerinde Rekabet ve Anti-Rekabet

İş Yerinde Rekabet

“Ne kadar çok rekabet edersek, o kadar az kazanırız”
Peter Thiel, Sıfırdan Bire

Herkes kendi işine baksın! Sen kim oluyorsun da benim işime karışıyorsun? Dikkat etmek lazım yoksa tepemize çıkarlar! Bir arada olmalıyız yoksa diğer ekip bizi ezer! Biz böyle iyiyiz! Ben kimsenin işine karışmıyorum, kimse de benim işime karışmasın!

Bu ve benzeri ifadeler, organizasyonlarda ara ara duyulan ama çok da dillendirilmeyen rekabeti ve savunmayı ele veren sözler.

Bu laflara kulak astığınızda ve anlatılanları dinlediğinizde -ki sıklıkla sıkı bir evveliyatı olan sıkı hikayeler ile beraber servis edilirler- dikkatli olmazsanız kendinizi birden bire taraf olarak görmeye başlayabilirsiniz. Herkesin haklı olduğu hikayelerdir bu, ne taraftan dinlerseniz o taraf haklıymış gibi gelir. Ya tarafınızı seçersiniz ya da “bana ne” dersiniz, Neşeli Günler filmindeki Ziya karakteri (Şener Şen) gibi, bir gün abinizde bir gün yengenizde kalıp iki tarafı da dinleyip çok da şey etmezsiniz yani söylenenleri.

Dikkatinizi verdiğinizde ise tuhaf bir durum sezersiniz, bir şey terstir. Ne var ki otomatik değildir bu dikkat verme, durmanız ve bakmanız, ve sormanız gerekir, bu hikaye bana ne diyor? Bu neyin savunması? Başka bir hikaye mümkün değil mi? Hele ki, bu rekabetin tarafları sizin yönetiminizdeki kişi veya takımlar ise bu dikkat verme mutlak bir zorunluluktur, fark etmek şarttır, sormak şarttır kendinize, “nedir kuzum gerçekten bu durum?”

Savunma, ‘saldırıya karşı koyma’dır (TDK Sözlük). Tanım, zaten başka bir absürtlüğü getirip ayak ucuna bırakıyor; saldıran kim? Öyle ya, madem savunmadasın, saldırı var öyle değil mi? Bu durumda saldıran da iş arkadaşın (!) oluyor!

Peki bu savunma hali, bu rekabet neden oluyor? Şu ihtimallerden biri veya birden fazlasında cevap bulmaya çalışabiliriz.

Bir kere, savunma varsa kaybetme korkusu vardır. Kaybetmemek için savunmalı, ölmemek için saldırmalı veya kaçmalıyım. Çünkü saldırı algısı varsa, beyinde her şey durur (tekrar edelim, durur, beyin durur, çalışmaz), pardon tek bir yer hariç her şey durur, amigdala. Beyindeki tüm diğer bölümler büyük dev amigdalaya yolu açar, amigdala (ki aslında badem kadardır badem gibidir, hatta Yunancada badem demektir) cenk meydanına tek başına çıkar. Ne var ki, belki yüz binlerce yıllık varoluşumuzu borçlu olduğumuz Amigdala sadece ve sadece iki şey bilir, kaç ya da savaş! (hmm, istifa et ya da saldır diyebilir miyiz acaba?).

İkincisi, güvensizlik hissi vardır. İş arkadaşımın, karşı takımın adil dövüşeceğine inanmıyorumdur. Bilerek “dövüş” diyorum, bilerek, çünkü güvensizlik varsa algısal olarak dövüş vardır. İş arkadaşım, karşı takım rakiptir, iş arkadaşım beraber yarattığım kişi değildir, rekabet ettiğim ekip birlikte daha büyük bir amaca ortak olduklarım değildir.

Üçüncüsü, muhtemelen rekabet yerine birlikte çalışmanın ve hatta rekabet etmeyerek kendi işime odaklanmanın bana ne fayda sağlayacağının farkına varamamışımdır. “Bunun bana faydası ne?” (what’s in it for me?) sorusunun cevabı yoktur. Ya da bir saniye, cevabı değil, sorunun kendisi bile yoktur. Yoktur çünkü vaktim yoktur, enerjim yoktur. Vaktimi ve enerjimi harcamışımdır dövüşte, istesem de böyle şeylere vaktim ve enerjim kalmamıştır, çok işim vardır yani bir bakıma. Ya da seviyorumdur böyle yapmayı, çünkü başkasıyla uğraşmak patates kızartması tadındadır, direk elinle dalarsın, tuzlayıp artık ne seviyorsan ona bana bana ağzına ata ata yersin. Ve çocukça davranıyorumdur, annem (ya da babam) çok güzel yemekler yapmıştır, sofra güzeldir sofra şahanedir, ama ben inatla ve sadece patates kızartması yiyorumdur, bana ne işte yemeyeceğim. Bana ne işte seninle çalışmayacağım, oynamayacağım, yaratmayacağım…

Dördüncüsü, şunun farkında değilimdir, iş arkadaşlarını sevmek zorundasın. Şöyle yazmışım aylar önce iş hayatını düşünerek, etrafımızdaki talep ve beklenti o kadar inanılmaz bir şekilde arttı ki, iş arkadaşlarımızın, duygusal tarafımızı da besleyen gerçek desteğine ihtiyaç duyuyoruz, ve bu gerçek bir sevgi olmadan olmuyor. Öbür türlü, başarılar olağanüstü olmaktan uzak ve normal olarak kalıyor.

Peki ne yapmalı?
Bir kere, sor kendine Allah aşkına neyin savunması bu? Savunma yapmasan, savaşmayı reddetsen ne olacak? Gerçekten amigdala mı yönetsin istiyorsun seni? Sordun mu? Gerçekten sordun mu? Evetse, cevaplar için bana ihtiyacın yok, hayırsa paragraf başına geri dön.

İkincisi, bırak dövüşmeyi. Bayağı bırak, bildiğin bırak. Kavga seni suyun içinde dibe çekiyor, kavga seni dibe çeken ellerinde tuttuğun ağırlıklar, bırak. Bırak ve yüksel. Güvensizlik de benzer şekilde ilişkileri, ilerlemeyi dibe çeken bir unsur. Enerjiyi emen bir şey. Güvensizliğin dibe çekmesiyle, mücadeleyle yerinde durmak veya boğulmak mı yeğdir, güvenerek yüzeyde kalmak ve yüzmek mi? Ve hadi diyelim karşı taraf (kimse artık) saldırıya devam ediyor, kafanı suya batırıyor, kafan kısa bir süre suyun altına iniyor, debelenip tekrar yukarı çıkıyorsun. Karşı saldırıya geçmek yerine, yüzüp yoluna devam etsen, kavga edeni olduğu yerde kendi haline bıraksan ne olur? Olduğun yerde çocukça kavga mı ilerleme mi? Seç hadi birini!

Üçüncüsü, kendi işine odaklanmak, kendi işinde daha iyi hale gelmek, kendi işinde derinleşmek o işe dair iç görünü, işe dair bilgeliğini, o işteki eşsizliğini artırmak demektir. Demin yüzmeye başlamıştık, şimdi bir akış yakalayıp akmak, varmak istediğin yere daha hızlı varmak, aktığın nehirde yakaladığın akışı gören olmadığı için herkesi hayret ettirecek kadar bir sağlamlıkla pürüzsüzlükle akmak. Bu akışı sağlayınca, artık nehirdeki ve nehrin etrafındaki güzellikleri far etmen, keyfini çıkarman ve bunlardan istifade etmen mümkün. Yok illa ölene kadar ‘bana ne bana ne’ diyerek sadece patates kızartması yiyeceğim diyorsan, gene sen bilirsin. Tercih senin, tercih hep senindi ve tercih her zaman senin.

Dördüncüsü, sev işte yani ne var? “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” demiş Sait Faik (Alemdağı’nda Bir Yılan Var isimli öykü -devamında “burada (İstanbul) her şey bir insanı sevmekle bitiyor” da diyor gerçi, ama Sait Faik söz konusu olduğunda bunu mutlak bir karamsarlık, çaresizlik değil de aşılması gereken bir engel gibi algılamayı tercih ediyorum.) İş hayatı zaten kendinden zor bir şey, sevgisiz ilişkilerle ne kadar sürdürülebilir ki? Her gün, tıkanmadan başka bir şey getirmeyecek nefret ve öfke dolu saatler geçirmek yerine olasılıklar sunan sevgi dolu saatler yeğ değil midir?

Liderlik eden, etmeye çalışan konumdaysanız da “ne yapmalı?” sorusunun cevabı iki kademeli olmalı. Bir, o adımları kendin için uygula. İki, bildiğin tüm liderlik tekniklerini kullan ve bu adımları ekibinde ve ekipteki her bir kişide teşvik et.

Başka bir yazı konusu olarak, bu savunma – saldırı – rekabet işene daha geniş bir açıdan bakıp, daha büyük halkalar tanımlamak mümkün. Aynı sektördeki şirketlerin birbirlerine karşı yürüttükleri saldırı – rekabet – savunma, tıpkı bir organizasyondaki iç rekabetin verdiği zarar gibi, bu defa sektör için benzer zararları getiriyor ve sektörün büyümesini, dolayısıyla her bir oyuncunun büyümesini, gelişmesini engelliyor olabilir mi? Daha büyük bir halka görmek istersek de ülkelerin ekonomilerine bakabilir miyiz? (Tabi çok uluslu şirketlerin ekonomileri karşısında hala ülkelerin ekonomileri denilen şey ne kadar kaldıysa.) Bana öyle geliyor ki, milliyetçi bir bakışla kendisini rekabet ediyor, bir saldırıya karşı koyuyor diye düşünen, öyle konumlandıran, öyleymiş gibi oynayan ülkeler olsa da bugün artık ana oyuncular rekabete ve hayali saldırılara değil kendi büyümesine kendi gelişmesine takıntılı şirketler ve Singapur gibi kendi gelişimine ve ilerlemesine odaklanmış az sayıda ülke. Onlar rekabet etmiyor, çünkü gene Thiel’den alıntı ile, onlar artık rekabeti bir değer işareti olarak değil, yok edici bir kuvvet olarak görüyor.

Mindful March – Farkındalık Ayı Mart

“Gelecekle ilgilenmenin en iyi yolu,
şu an ile ilgilenmektir.” 

Mart ayının takvimini özetleyen söz en tepede yer alıyor. Bulunduğumuz anın, kendimizin, yaptıklarımızın, sevdiklerimizin, duygularımızın, olup bitenin farkında olmak. Bir beceri dersek buna, her birimizin doğal olarak sahip olduğu ve aynı doğallıkla kullanmayı unuttuğu bir beceri farkına varmak. Oysaki anlam arayışımızın kilit faaliyetlerinden biri farkındalık, kolayca tekrar hatırlayabileceğimiz, artan şekilde kullanıp faydalanabileceğimiz bir eylem. Artan farkındalık, mutluluğu, keyif almayı sağladığı gibi, gelecek ile ilgili tasarruflarımızın sağlığı için de bir nevi ön şart.

Farkındalık Ayı Mart aksiyon takvimi, bize bu beceriyi geri kazandırmak veya güçlendirmek için gün gün rehberlik etmeyi umuyor.

Farkındalık, mutluluk ve keyifle dolu şahane bir Mart ayı olsun.

Takvimi Türkçeye Ilgın Bayraktar ve Ceylân Özpınar‘la beraber çevirdik. Takvim başlığının içimize sinen en iyi çevirisi Pınar Akkaya‘dan geldi, çok teşekkür ediyoruz. 

Takvimin indirilebilir versiyonları pek çok dilde şurada: 
https://www.actionforhappiness.org/mindful-march


“The best way to take care of the future is
to take care of the present moment.”

This quotation is a very good summary of Mindful March calendar. To be mindful about the moment, ourselves, things we do, people we love, our beloved ones and everything around us. If we call it a skill, it’s a natural skill we all have and a skill we forget to use in the same natural way. However, being mindful is one of the key activities that helps in our search for meaning; it’s an action we can easily re-remember and utilize. Mindfulness does not only bring happiness and joy, but it’s also a prerequisite for the health of our future.

Mindful March action calendar aims to help us day by day to regain or strengthen our skill about being mindful.

Have a wonderful March full of happiness, joy and mindfulness.

Downloadable versions in many languages is at: https://www.actionforhappiness.org/mindful-march

Friendly February – Dostane Şubat

Birine, senin için ne kadar değerli olduğunu söyle. Bu ayın ilk aksiyonu bu. O değeri söyle ki, o değer hem arkadaşın hem de senin için görünür olsun. Görünür değer, göz önünde olan değer, neredeyse kendiliğinden ilişkiyi güçlendirecektir, iyileştirecektir. İyileştirmeyi, ister bir rahatsızlıktan iyileşme ister daha iyi hale gelme olarak alın. Daha da güzeli, görünür değer, görünür iki değer beraber yaratmanın beraberce bir üçüncü değer yaratmanın ilk adımı olacaktır. Ne yaratacağınız da size kalmış, daha iyi bir arkadaşlık, daha iyi bir ilişki, yepyeni maceralar, yepyeni birliktelikler, yepyeni işler…

Bu ayın takvimi, bu yolda gün gün aksiyonlarla geliyor. Her güne, minicik bir aksiyon, uzun yolculukların en kritik o ilk adımı olma ihtimalini içinde barındıran minik bir aksiyon, minik bir adım.

Şahane ve Dostane bir Şubat olsun.

Takvimi Türkçeye Ilgın Canatan ve Ceylân Özpınar‘la beraber çevirdik.

Takvimin indirilebilir versiyonları pek çok dilde şurada:http://www.actionforhappiness.org/friendly-february


Send someone a message to say how much they mean to you. This is the first action of the month. So say it, so the meaning you attach becomes visible both for you and for your friend. Visible value, visible meaning will almost by itself empower the relationship, will make it better. Take better, as recovering or progressing. Also, visible value, visible value from both sides, is the first step of creating a third value together. What you are going to create is up to you, a better friendship, a better relationship, new adventures, brand new relationships, brand new co-operations…

The calendar of the month, comes with daily actions. Every day, a tiny little action… A tiny little action that contains the possibility of being the very critical and the very first step of a long journey.

Have a wonderful and Friendly February.

Downloadable versions in many languages is athttp://www.actionforhappiness.org/friendly-february

Kitapla Ön Sevişme: Bir Öğrenme Tekniği

“Derse hazırlanıp gelin!” lafını kaç yüz kere duyduk acaba eğitim hayatımızda? Ve kaç yüz kere, bunu, bizim faydamıza olacak öğrenme ile ilgili bir şey olarak algılamak yerine, bir ödev veya öğretmenin bir isteği olarak algıladık?

Oysaki basit bir pedagojik gerçek var bu lafın arkasında. Derse hazırlanmak demek, dersi daha iyi anlamak, öğrenmek demek, öğrenileni hafızada daha iyi saklamak, gerektiğinde hafızadan çağırabilmek ve en önemlisi öğrenileni daha yüksek bir ihtimalle daha yüksek bir amaç için kullanabilmek demek. Hafızaya seslenip çağırdığım bilgiyi, yapmak-yaratmak istediğim şey için şekillendirip kullanmak demek başka bir deyişle.

Hazırlanmak bize kaç yüz kere tekrar edildiyse, herhalde neredeyse o kadar kere ihmal ettiğimiz ve yapmadığımız bir eylem oldu. Derse hazırlanmanın bizimle bir ilgisi yoktu çünkü, o öğretmenin bir isteği öğretmenin verdiği bir ödevdi, kendim için yaptığım, aldığım bir şey değil, öğretmen için yaptığım, okul denilen şey için yaptığım, disiplin adına yaptığım bir şeydi. Acaba çocuk aklımız gerçekten anlamaz mıydı bize anlatılsaydı, hadi çocuk aklımız o düzeyde bir pedagojik gerçeği anlayamıyordu diyelim (ki şüpheliyim) oyunlaştırarak anlatmanın bir yolu yok muydu?

Temel eğitim hayatınızı geride bıraktıysanız bu soruya cevap vermenin artık size bir faydasının olma ihtimali yok (çocuklarınız için ihtimal devam ediyor ancak o ayrı bir konu). Ancak, bunun temel eğitim hayatımızdan kalma bir alışkanlık -hatta belki daha doğru bir ifade olarak- bir alışamamışlık olduğunu kavramanın büyük faydası var. Bu kavrayış, bir iki temel yöntemle desteklendiğinde, bugünümüze, bugünkü öğrenmemize ve ilerlememize büyük katkısı olabilecek bir eyleme dönüşebilir. Kitapla ön sevişme, işte bu tekniklerden biri!

Kitapla ön sevişme, eğitim hayatında o sevmediğiniz “derse hazırlan gel” talebinin, yetişkin 18+ versiyonu!

Neden ön sevişme? Çünkü, sonrasının hazzını ve yaratıcılığını, akışkanlığını ve uyumunu mümkün kılıyor. (evet gerçekten yazdım bu soruyu ve evet cevaplar gerçekten o akla gelen kitapla ilgisiz konunun cevapları ile çok benzer 🙂

Okul hayatında yerine getirmediğimiz hazırlık, öğrenmeyi daha zor, hafızada kalıcılığı daha az yerleşik yaptı. Sonra bu öğrenilenleri senelerce hazırlandığımız sınavlarda hafızadan çağırdık, bizi kırmayıp gelenlerle o sınavları geçtik. Sonrasında ancak çok nadir durumlarda o bilgileri yapmak-yaratmak için kullandık. Bir yaratma, bir uyum bir akışkanlık durumuna getirme ihtimalinin varlığını bile fark edemedik çoğu zaman. Sınavdan sonra ne geri çağırdık tüm o bilgileri ne de zaten geri çağırsak da o bilgilerle ne yapacağımızı bilmiyorduk.

Matt Ridley “inovasyon, fikirlerin birbiriyle çiftleşmesiyle ortaya çıkıyor” diyor. Bizse fikirlerin, değil birbiri ile çiftleşebileceğinin, onlarla herhangi bir şey yapılabileceğinin nadiren farkında oluyoruz. Belki de o yüzden mesela en basitinden, “dinlemek” çok önemli diye konuşan, anlatan ama o bilgiyle bir şey yapması gerektiğini, dinleyip anlayıp tepki vermesi gerektiğini anlamayan ve yapmayan bir dolu iş arkadaşımız var. Bilgi sürekli turşusu kurulan lahana haline geliyor, turşusu kurulmuş sonra da kaldırıldığı dolapta unutulmuş kavanozlar oluyor ya da her yemeğin yanına çıkarılan lahana turşusu gibi, ilgili ilgisiz her iş ortamında her konunun yanına çıkarılan “dinleme turşusu” oluyor. Oysa ki lahana, salatasından sarmasına, çorbasından böreğine, kapuskasından pizzasına, ve henüz denenmemiş yaratılmamış sizin mutfakta yaratmanızı bekleyen olasılıkları içinde barındırıyor.

Kitapla ön sevişme, yaratmak üzere, ilerlemek üzere öğrenileni canlı tutma ihtimalini artıran bir teknik. Kitabın ön ve arka kapaklarının okunması, içindekilerin okunması, giriş – önsöz bölümlerinin okunması gibi basit ve belki kısmen alışkanlıkla zaten yaptığınız adımlardan ibaret. Buna dilerseniz, kitabı hızlıca taramak, resim, grafik ve tablolara önden şöyle bir göz atmak, içindekiler bölümünü okurken tam anlamlandıramadığımız bir bölüm için gidip o bölüme şöyle kabaca ne ile ilgili olduğunu anlayacak kadar bir bakmak gibi adımları da ekleyebiliriz. Ve önemli bir nokta, tüm bunları ne için yaptığımızın farkında olarak yapmamız gerekiyor.

Yaptığımız şey şu, beynimize birazdan ne öğreneceği ile ilgili ipucu veriyoruz, onu hazırlıyoruz. Ona emir veriyoruz, diyoruz ki, ben birazdan yaratıcılıkla ilgili bir kitap okuyacağım, bu kitapta yaratma cesareti, yaratıcılığın doğası, bilinçdışı, sınırlar ve biçim tutkusu isimli bölümler olacak. Sen şimdi gerekli hazırlıkları yap, bu yeni bilgilere yer aç, bu bilgilerin gelip yerleşeceği odacıkları (bal peteği gibi) hazırla ve hatta bu konularla ilgili eski bilgileri biraz ön taraflara çağır ki, okurken bu yeni bilgileri eskilere bağlayalım, güçlü bağlar kuralım, kalıcı olsunlar, üretken olsunlar, yaratıcı olsunlar…

Bütün bunları beyninize böyle anlatmanıza gerek yok, anlatsanız da beyniniz Türkçe bilmediği için anlamayacak. Siz adımları yerine getirin ve ne için olduğunu aklınızda tutun, beyniniz onu anlayıp ne yapması gerektiğini bilecek.

Son bir öneri, beyniniz ne yapacağını bilecek evet, ama azıcık zamana, üstüne yatmaya ihtiyaç duyacak. O yüzden, mümkünse bu ön tanışmayı kitabı okumaya başlamadan bir gün önce yapın. Hatta, yeni aldığınız kitapları ilk elinize aldığınızda bunu yapın, sonra okumaya başlamadan önce bir daha yapın.

Sonra! Sonra okuyun, ön sevişmeden sonra sevişmek gibi olacak. Kitapla sevişmek, hakkıyla, hakkını vererek sevişebilmek ayrı bir yazı konusu 🙂


Notlar: Bu teknikle, ve öğrenme ile ilgili diğer pek çok teknikle ilgili şu online ve ücretsiz eğitimi tavsiye ediyorum: Learning How to Learn (Öğrenmeyi Öğrenmek), haftada 1-2 saat ayırarak 4 haftada bitirilebilecek bir online eğitim – MOOC. Tamamı için Türkçe alt yazı yok ancak ilk bir haftalık bölümün büyük kısmında Türkçe alt yazı vardı diye hatırlıyorum.

Ayrıca, bu ve benzer teknikleri içeren “Öğrenmeyi Öğrenmek” başlıklı bir kaç saatlik bir atölye çalışmasının da hazırlıklarını yapıyorum. Bahara girerken duyurusunu yapmayı ve bu yazıyı buraya kadar sabırla okuyan herkesi de bu çalışmalarda görmeyi umuyorum. Katılmak ve ön kayıt yapmak isteyenler yorum olarak ilgilerini belirtebilir veya bana bir e-mail gönderebilirler: aligulum@aligulum.com

Happy New Year Calendar – Mutlu Yıllar Takvimi

We’ve just said that neurons firing together will wire together. And we’ve added that you need some days until you get new sets of wires. So, in case happiness is one of your desires for the new year, here is list of daily actions to wire your happiness day by day.
Have a lovely year full of actions through happiness and self-improvement.

Downloadable versions in many languages is at https://www.actionforhappiness.org/happy-new-year


Birlikte ateşlenen nöronların birlikte bağlandığından kısa bir süre önce bahsettik, ve yeni bağlara sahip olmak için de ilgili aksiyonların belirli sayıda gün tekrar edilmesi gerektiğini ekledik. Eğer mutluluk, yeni yıl dileklerinizden bir tanesi ise, mutluluğunuzu ilmek ilmek işlemek için size gün gün aksiyonlar sunuyor bu takvim.
Mutluluk ve tekâmül dolu şahane bir yıl diliyorum.

Takvimin indirilebilir versiyonları pek çok dilde şurada: https://www.actionforhappiness.org/happy-new-year


Takvimi Türkçeye Ilgın Canatan ve Ceylân Özpınar‘la beraber çevirdik.