Principle of Legitimacy – Meşruluk İlkesi

“When people in authority want the rest of us to behave, it matters—first and foremost—how they behave. This is called the “principle of legitimacy,” and legitimacy is based on three things. First of all, the people who are asked to obey authority have to feel like they have a voice—that if they speak up, they will be heard. Second, the law has to be predictable. There has to be a reasonable expectation that the rules tomorrow are going to be roughly the same as the rules today. And third, the authority has to be fair. It can’t treat one group differently from another.”

David and Goliath: Underdogs, Misfits, and the Art of Battling Giants; Malcolm Gladwell

“Your protest is not legal!” said chancellor to our friends, who were representing boycotting students. It was twenty two, twenty three years ago, and we were protesting privatization of cafeteria and high increase in lunch prices. Probably, the protest was really not legal, maybe still it is not. Yet, regardless of its being legal or not, authority would find an article, an exception, and would say it’s not legal bla bla bla, it’s not the time etc etc, you mind your business, know your place, so on and so forth. Anyways, our chancellor professor, who currently sends us lovely emails asking to hold hand in hand to support our university, at that time was trying to set us apart from acting together and was finding no shame to threaten us with law. He got his answer from one of our friends who was studying political science; “maybe, but it is legitimate!”. The reasoning behind probably was from political science and did not have much to do with what I quoted from Malcolm Gladwell. Still, this was the first event I remembered when reading this bit in the book. Our dear professors, were breaking the first law by not listening to our voice, breaking second law by changing the traditional rule of university supporting students with subsidized food, and breaking the third law by starting to behave differently to supporters and non supporters of boycott about other student rights.  

On the other hand, legitimacy is not something that requires a fancy description. It does not because humans act against unfairness “not according to a cold mathematical logic, but rather according to a warm social logic” as Yuval Noah Harari says in Homo Deus. This social logic is so much burnt into humans, that shows itself as an immediate reaction against unfairness which can be observed even in games played by children, and surely in business and daily life of adults. 

Today, tension in both social and economic life (independently from your or my ideas about its reasons), is pushing executives to find solutions, to learn more, to change, to progress, and to work better. Yet, only few is achieving so and non-achievers are finding their solutions in attacking principles of legitimacy, an element embedded into our genetic codes.  The most recent case is seen in France in act of yellow vest protests, and we may find many more in very recent world history. 

In business world, we are seeing executives and executive groups who instead of trying to keep pace with change, are bemoaning about conditions, acting as if finding solutions and showing direction are not their fundamental duties and using those complaints as weapons against principles of legitimacy. The trendy terms of recent past such as inclusive management, synergy, transparency, internal customer, employee engagement, or anything similar coming to your mind, are usually and firstly forgotten by companies who used them most. They claim to apply “immediate prevention” which  basically means people being laid off, their careers and dreams being harmed without their solutions and voices being listened to. Without asking if we could have preserved the rules, rules are being changed with lame excuses, and as opposite of fairness, people are categorized as “dispensable” and “not yet dispensable” which surely will soon accompanied by changing attitudes too. 

David and Goliath

These unpleasant patterns, should trigger hope, not pessimism despite all its bitterness. The giant attacking the principles of legitimacy, may have a very big body. However, the reasoning behind his attack is caused by his own weakness, his stagnancy and his unwieldiness. The giant, today playing with principles of legitimacy, tomorrow might crash the whole organization with his sloppiness, and what seems unfair today might put you in an advantageous place by saving you from staying under the debris. 

If you liked the subject, you may first like to listen the unheard story of David and Goliath from Malcolm Gladwell. (15minutes) Then, you may read his book David and Goliath: Underdogs, Misfits, and the Art of Battling Giants. Alternatively, you may comment below and we may discover the rest together. 


“Otorite sahibi insanlar geri kalanımızın uslu durmasını istiyorsa, her şeyden önce kendilerinin uslu durması gerekir. Buna “meşruluk” ilkesi denir ve meşruluk da üç şeye dayanır. Birincisi, otoriteye riayet etmesi istenen insanlar, söz sahibi olduklarını -düşündüklerini söyledikler takdirde seslerinin duyulacağını- hissetmelidir. İkincisi, yasalar öngörülebilir olmalıdır. Yarınki kuralların bugünkü kurallarla kabaca aynı olacağına dair makul bir beklenti olmalıdır. Ve üçüncüsü yönetim adil olmalıdır. Bir gruba diğerinden farklı davranamaz.”

Davut ve Golyat – Olağan Mağluplar İçin Devlerle Savaşma Sanatı, Malcolm Gladwell

“Boykotunuz yasal değil!” demiş bizimkilere zamanın rektörü. Yirmi üç, yirmi dört yıl önce, üniversite yemekhanesinin özelleştirilmesini ve yemek fiyatlarının katlanarak artmasını protesto eden öğrencilerin temsilcilerini makamına kabul ettiğinde böyle söylemiş. Belki gerçekten de yasal değildi, belki hala değil, öyleyse ve öyle değildiyse bile, otorite, elbet bir yasa maddesi bir istisna bulunabilir, bık bık bık yasal değil, vık vık vık sırası değil, bıy bıy bıy şimdi değil, sen işine bak, haddini bil, bir dolu şey söyleyebilir. Neyse, bugün bizlere canım çocuklarım, üniversitemiz için el ele verelim hadi güzellerim diye mailler gönderen rektör hocamız, o zaman zaten el ele vermiş bizi ayrı düşürmeye çalışıyordu ve yasal değil diyerek gözdağı vermekte de bir beis görmüyordu. Cevabını, siyaset bilimi okuyan arkadaşlarımızdan biri vermiş o zaman, “olabilir ama meşru!”. Arkadaşımızın gerekçeleri muhtemelen Malcolm Gladwell’den yaptığım alıntıdan farklı ve siyaset bilimine referans veriyordu. Gene de kitapta bu bölümü okuduğumda ilk aklıma gelen şey bu olay oldu. Çünkü sevgili hocalarımız, o zaman bizleri dikkate almadan yemekhaneyi özelleştirerek birinci kuralı, üniversite yemekhanesinin kar edebilen bir kuruma dönüşmesine izin verip üniversitenin öğrenciyi desteklemesi geleneğini yıkarak ikinci kuralı, ve detayına şimdi giremeyeceğim şekilde, yemekhane boykotunu destekleyenler ve desteklemeyenler olarak öğrencileri ikiye bölüp diğer etkinliklerde ve sosyal hakların sunulmasında farklı davranarak üçüncü kuralı çiğnemişlerdi. 

Öte yandan, meşruluk, çok da öyle cafcaflı bir tanım gerektiren bir kavram değil. Değil çünkü haksızlık ve haksızlığa uğrama karşısında insanlar, Yuval Noah Harari’nin Homo Deus‘da dediği gibi “katı matematik mantığı ile değil, duyarlı bir sosyal mantıkla hareket eder”. Bu sosyal mantık uzun insanlık tarihinde öylesine işlemiştir ki içimize, küçük çocukların oyunlarında da yetişkinlerin iş veya iş dışı hayatlarında da neredeyse tam bir refleks olarak haksızlık karşısında kendini öne atar. 

Bugünse, hem sosyal hem ekonomik hayattaki gerginlikler (sebepleri ile ilgili fikirlerimden ve fikirlerinizden bağımsız olarak), kamu veya özel alandaki yöneticileri çözüm bulmaya, daha çok öğrenmeye, değişmeye, işbirliğine, ilerlemeye, işlerini daha iyi yapmaya iterken çok azı bunu başarabiliyor ve çuvallayanlar çözümü saldırıda bulup, genetik kodlara işlenmiş en temel ilkelerden birine, meşruluk ilkesine ihanet ediyor. En günceli Fransa sarı yeleklilerin olayında olmak üzere, tüm dünyadan çok yakın tarihe ait onlarca örnek sayılabilir.

İş hayatında ise tüm bu değişime ayak uydurmaya çalışmak yerine, şartlarla ilgili sızlanan, çözüm bulma, yön gösterme görevini bir köşeye atıp tüm bu sızlanmaları meşruluk ilkelerine karşı silahlara dönüştüren yöneticileri, yönetici gruplarını görüyoruz. Son yılların pek moda lafları olan katılımcı yönetim, sinerji, şeffaflık, iç müşteri, beraber yönetim, aklınıza bu minvalde ne gelirse, en çok da bu lafları kullanan şirketler tarafından unutulup “acil önlem” adı altında sesi ve çözümleri dinlenmemiş insanları işlerinden ediyor, kariyerlerini, hayallerini zedeliyor. Kurallar korunabilir mi diye sorulmadan, türlü bahanelerle kurallar değiştiriliyor ve herkese adil davranmanın tam tersi olarak insanlar “vazgeçilebilir” ve “ilk etapta vazgeçilemez” olarak ayrılıp farklı muamele görmeye başlıyor. 

Davut ve Golyat

Bu tatsız örüntüler, tüm tatsızlığına karşın, karamsarlığı değil, tam tersine umudu tetiklemeli. Meşruluk ilkelerine saldıran dev, cüsse olarak büyük olsa da, saldırı sebebi cüssesinin tersine bizzat kendi güçsüzlüğü, kendi hareketsizliği ve hantallığıdır. Bugün meşruluk ilkeleri ile oynayan dev, yarın elinin ayağının dengesizliği ile tüm bir kurumu ezebilir ve belki de bu sizi enkaz altında kalmadığınız için avantajlı duruma getirebilir. 

Konu ilginizi çektiyse, Malcolm Gladwell’den Davut ve Golyat Hikayesini Türkçe altyazılı olarak dinleyebilirsiniz (15 dk’lık TED konuşması). Sonra yetmez ise, Gladwell’in kitabı Davut ve Golyat – Olağan Mağluplar için Devlerle Savaşma Sanatı‘nı okuyabilirsiniz. Alternatif olarak bu yazıya yorum yazabilirsiniz ve sonrasını beraber keşfedebiliriz. 

5 Minutes Favor – 5 Dakikalık İyilik

giveandtake

Adam Grant, in his book Give and Take, says that people who help others without expecting anything in return (givers) become more advantageous in long run, compared to people who tends to take without giving (takers) and to people who tries to balance take and give (matchers). He also provides many supporting examples from different areas.

An excerpt that maybe reflects the essence of the book is five minutes approach from Adam Forrest Rifkin who practices it as a rule of giving: “You should be willing to do something that will take you five minutes or less for anybody.” 

If we do accept that each person is unique, we may also accept that each person reserves unique possibilities for others. In other words, I do have the potential of doing something useful for anyone. Put differently, I might have the key to the gate that someone might joyfully like to go through, and I can achieve this with five minutes effort. The gate does not have to be a gigantic one, be it a tiny little gate, still it might be the very first door towards the main gate the person is trying to reach.

Surely, the opposite is true as well. Every person I encounter, might be holding a tiny key for me.

That’s a possibility, a probability. Indeed, potential does exists, yet to have it realized and having it reveal a positive, is a possibility, a probability. Potential needs to be set in motion. And motion can be triggered by a simple question, “what can I do for this person in five minutes?”

Another take from the book which includes a clear motion suggestion, “When you meet people,” says former Apple evangelist and Silicon Valley legend Guy Kawasaki, regardless of who they are, “you should be asking yourself, ‘How can I help the other person?'”.

In a way, its growing through giving, creating through giving, reaching your own potential through giving.


 

givenadtake-tr

Adam Grant’ın Vermek ve Almak isimli kitabı, karşılık beklemeden başkaları için bir şeyler yapan insanların (vericilerin), bir şey vermeden almaya eğilimli insanlara (alıcılara) ve kabaca ‘aldığım kadar veririm’ diyen insanlara (dengeleyicilere) göre uzun vadede daha avantajlı olduklarını pek çok örnekle anlatıyor.

Etkileyici ve bir anlamda kitabın özünü yansıtan bir alıntı, Adam Forrest Rifkin’in kural olarak uyguladığı beş dakikalık destek yaklaşımı: “Beş dakika veya daha az vaktinizi alacak bir şeyi herkes için yapabiliyor olmanız gerekir”.

Her insanın eşsiz olduğunu kabul ediyorsak, her insanın, başkaları için eşsiz olasılıklar barındırdığını da kabul edebiliriz. Başka bir deyişle, ben, herhangi biri için faydalı olabilecek bir şey yapabilme potansiyeline sahibim. Hatta başka türlü söylersek, başka birinin içinden keyifle geçmek isteyeceği bir kapının anahtarına sahip olabilirim, beş dakikalık bir çabayla bunu paylaşabilirim. Kapı illa kocaman bir kapı olmak zorunda değil, minicik bile olsa belki de kişinin erişmeye çalıştığı ana kapı istikametindeki ilk minicik kapı olabilir.

Ve elbet, tersi de mümkün, tanıştığım herkes, benim için minik de olsa bir anahtar taşıyor olabilir.

Bir olasılık, bir ihtimal elbet bu. Daha doğrusu, potansiyelin kendisi var ancak potansiyelin ortaya çıkması ve olumlu bir şey sunması bir ihtimal, bir olasılık. Potansiyelin harekete geçirilmesi gerekir. Hareket ise basit bir soru ile tetiklenebilir, ‘beş dakika vakit ayırıp bu, şu, o kişi için ne yapabilirim?’

Kitaptan, hareket tavsiyesi içeren bir alıntı daha. Guy Kawasaki’ye göre “İnsanlarla tanıştığınız zaman kim olduklarına bakmasızın kendinize şunu sormanız gerekir; ‘Bu insana nasıl yardım edebilirim?'”

Vererek büyümek, vererek yaratmak, vererek kendi potansiyeline erişmek bir nevi.

New Things November – Yeni Şeyler Kasım

 

Will simply quote @actionforhappiness and let you enjoy the calendar throughout the month. “Life is happier when we keep learning and get creative. Join us for New Things November and find ways to try new ideas and broaden your outlook.” 

Visit the page and download in pdf or jpg, available in 8 languages at the moment.  http://www.actionforhappiness.org/new-things-november


“Yeni şeyler öğrenip yaratıcı olduğumuzda, hayat daha mutlu. Yeni Şeyler Kasım için bize katılın, yeni fikirler denemek ve bakış açınızı genişletmek için yeni yollar keşfedin.” 

@actionforhappiness‘dan iki cümlelik bu alıntı. Kasım boyunca bu takvimden keyifle yararlanmanızı dilerim. Pdf ve jpg formatında, takvim sayfasından 8 ayrı dilde indirebilirsiniz.  http://www.actionforhappiness.org/new-things-november

Curiosity vs intelligence – Merak zekâya karşı?

Came across this terminology and kind of fall in love about it, CQ – Curiosity Quotient, it’s like  IQ – Intelligence Quotient but as the name itself indicates it is not about intelligence but about curiosity. A World Economic Forum article is describing CQ as one’s ability to have a powerful motivation to learn a particular subject. I loved it as it supports my belief in learning, that learning will be one of the key driving force, if not already is, for individual and organizational development in near future.

Further search about CQ – Curiosity Quotient led me to a wiki article which says the terms is defined by Thomas L. Friedman who also suggests fictitious formula about it, adding PQ – Passion Quotient into equation:

CQ + PQ > IQ
Curiosity Quotient + Passion Quotient > Intelligence Quotient

“Thomas Friedman states that when curiosity is paired with passion in the exploration of a subject of interest, an individual may be able to acquire an amount of knowledge comparable that of a person who is exceptionally intelligent, because of the vast amount of information resources available through the Internet.”

My simplistic interpretation is that, having a passion for learning, learning whatever you like to learn, increases your capabilities, outgrowing your IQ.

PQ – Passion Quotient remaining as a further topic to dig, let’s remain curious, curious to learn towards our interests, I believe that also means keeping the door open for your undiscovered opportunities.

Now, are you curious about how curios you are ? 🙂 Here is a nice test from HBR. Enjoy.


CQ – Merak Katsayısı görür görmez beni etkileyen bir kavram oldu. IQ diye bildiğimiz Zekâ Katsayısı gibi ancak zeka yerine, adının gösterdiği gibi merakla ilgili bir kavram. Dünya Ekonomik Forumu’nun sayfasındaki bir makale CQ’yu ‘belirli bir konuyu öğrenmek için kişinin güçlü bir motivasyona sahip olma becerisi’ olarak tanımlıyor. Henüz değilse bile, yakın gelecekte, öğrenme, kişisel ve organizasyonel gelişim için temel itkilerden biri olacak diye düşünüyorum, CQ kavramını sevmemin sebebi de bu görüşümü destekliyor olması sanırım.

CQ – Merak Katsayısı ile ilgili bir sonraki arama, kavramın Thomas L. Friedman tarafından tanımlandığını söyleyen bir wikipedia makalesine gidiyor. Friedman, işin içine PQ – Tutku Katsayısı da katarak simgesel bir formül de öneriyor:

CQ + PQ > IQ
Merak Katsayısı + Tutku Katsayısı > Zekâ Katsayısı

“Thomas Friedman, merak tutku ile birleştiğinde, ilgi duyulan bir konunun keşfedilmesinde, kişinin olağanüstü zeki bir kişinin elde edebileceği ile yarışabilecek bir bilgi edinebileceğini, çünkü, internetin muazzam bir bilgi kaynağı sunduğunu söylüyor.”

Benim basite indirgenmiş yorumum; herhangi bir konuda, öğrenme tutkusuna sahip olmak,  yapabileceklerinizi, IQ’nuzun yapabileceklerini geçecek şekilde artırır.

PQ – Tutku Katsayısını daha sonra ele almak üzere kenarda tutuyorum. O zamana kadar, meraklı olun, kendi ilgilerinize doğru merak etmekten hiç vazgeçmeyin. Bu bilinçli merakın, henüz keşfedilmemiş fırsatlarınız için kapıyı aralayacağına inanıyorum.

Ve, şimdi ne kadar meraklı olduğunuzu merak ediyor musunuz? 🙂 HBR’dan merak giderecek bir test. (Google Translate doğrudan çeviremedi maalesef, test sayfasına google translate eklentisi yüklenmiş chrome tarayıcıdan girdiğinizde, soru soru çevirip hızlıca cevaplamak mümkün)

 

Optimistic October – İyimser Ekim

İyimser olmak gittikçe zorlaştığı için belki. Belki pek de iyimser olamadığımdan. Belki de naifliğimden. Bugün bu İyimser Ekim Takvimini görünce, bunu paylaşmalıyım diye düşündüm. Takvimi yapan www.actionforhappiness.org adresine yazdım, ben bunu Türkçeye çevirmek istiyorum dedim, hay hay dediler, teknik destek verdiler, çevirdim yolladım ve takvim hızlıca sayfada yerini aldı. http://www.actionforhappiness.org/optimistic-october

İyimserliğin, umudun, harekete geçmenin yaygınlaşması için küçücük bir katkı. Mutlaka minik, minicik de olsa faydası dokunacaktır birilerine diye umuyorum.


Optimistic October calendar from http://www.actionforhappiness.org/optimistic-october. They were also so kind and helpful when i asked them to contribute with Turkish translation. I see this as a tiny little contribution to spread optimism, hope and getting into action.

Two “races” of man – İki insan “ırkı”

Today, I took our newly adopted cat Chia (see at @the_gang_of_six_cats) to be checked by a vet, specialized in Ophthalmology, in hope of finding a cure for her blind eyes. The clinic was in a neighborhood that I am not familiar with, thinking that I might fail to find a parking spot. I was about to arrive when I’ve seen a parking place and started to park. A man in his 60s appeared and started to help me by giving directions to ease parking even though I did not need. I smiled, he smiled back, and then he realized the box of Chia. He said, you are here for clinic, there is another spot right now just in front of the clinic, you should park there! Such a simple yet such a nice behavior, to give before being asked; so much human so much surprising in a big city!

Then, I remembered what Viktor E. Frankl was saying in his book, “Man’s search for meaning“:

“From all this we may learn that there are two races of men in this world, but only these two—the “race” of the decent man and the “race” of the indecent man. Both are found everywhere; they penetrate into all groups of society. No group consists entirely of decent or indecent people.”

He base this discovery to behaviors of different groups that he observed during his time in Nazi concentration camps. My story from today is way too naive to compare in any way. Yet, he is right, decent people are everywhere (big city is not an exception) and indecent people are also everywhere. What I also realized is, how blinded we became to realize decent people around, how we are prepared not to encounter them, and how this is in return affecting us in being reluctant in showing our decency (if we think we belong to that decent “race”). The only was to encounter more decent behaviors from decent “race” is only possible by showing more decent behaviors. They call each other, help us all for a better and decent world.

Chia, before you ask, she has high chance too see with her left eye said her vet; long process of cure has started today. Nowadays, we are learning a lot from this cute blind baby cat Chia, about flow, about not giving up, about life, about joy, about suffering (or not suffering)… will share some of them soon. Also, what she has been teaching me was perfectly matching with what I was learning from Frankl’s book which I highly recommend as a must read for everyone. I already regret that it took me so many years to discover this very essential and famous book.

Last word: be decent, invite decent, which eventually will invite a more decent world.


Bugün, yeni sahiplendiğimiz kedimiz Chia’yı (şuradan görebilirsiniz @the_gang_of_six_cats), görmeyen gözlerine bir çare bulmak umuduyla göz konusunda uzmanlaşmış bir veteriner hekime götürdüm. Klinik bilmediğim bir muhitteydi ve park yeri bulamayabileceğimi düşünüyordum. Kliniğin sokağına yaklaştığımda gözüme bir yer ilişti ve hemen park etmeye başladım. Sonra birden, 60lı yaşlarında bir adam belirdi ve benim ihtiyacım olmasa da, önü arkayı kontrol edip yönlendirerek yardım etmeye başladı. Ben gülümsedim, o da gülümsedi, pencereyi açıp teşekkür ederken Chia’nın kafesini gördü ve yukarıdaki kliniğe geldin galiba, tam karşısında bir park yeri daha var, oraya park et istersen dedi. Çok basit, ve ne kadar basitse o kadar ince bir davranış. İstenmeden yapılan minik bir iyilik, çok insani ve büyük şehirde karşılaşması sürpriz olan bir davranış!

Yeni park yerime doğru giderken Viktor E. Frankl‘in “İnsanın Anlam Arayışı” kitabından bir bölüm geldi aklıma:

“Bütün bunlardan, bu dünyada iki insan ırkı olduğunu, ama sadece iki ırk olduğunu -düzgün insan “ırkı” ve düzgün olmayan insan “ırkı”- öğrenebiliriz. Her ikisi de her yerde bulunur, toplumun her kesimine sızar. Hiçbir grup sadece düzgün ya da sadece düzgün olmayan insanlardan oluşmaz.” 

Frankl, bu keşfini, Nazi toplama kamplarında geçirdiği süre içinde farklı grupların davranışlarına dair yaptığı gözlemlere dayandırıyor. Benim bugün yaşadığım deneyim, elbette hiç bir surette böyle bir deneyimle kıyaslanamayacak kadar naif kalacaktır. Bu naiflik, Frankl’in söylediğinin doğruluğunu değiştirmiyor, düzgün insanlar her yerde (büyük şehirler bir istisna değil) ve düzgün olmayan insanlar da her yerde. Fark ettiğim başka bir şey ise şu oldu; etrafımızdaki düzgün insanları fark etmek konusunda ne kadar körleşmiş, düzgün insanlarla karşılaşmayacağımız fikrine ne kadar hazırlıklı hale gelmişiz ve bu bizi de karşılık olarak düzgün davranış sergileme konusunda nasıl da gönülsüz kılmış (tabi eğer düzgün “ırk”a ait olduğumuzu düşünüyorsak). Oysa ki, düzgün “ırk” tarafından sergilenen daha fazla düzgün davranışla karşılaşmanın tek yolu daha fazla düzgün davranış sergilemek konusunda ısrarcı olmak. Düzgün davranış düzgün davranışı çağırır, ve düzgün bir dünyaya doğru hepimize yardımcı olur.

Siz sormadan ben yazayım, veteriner, Chia’nın sol gözünün görme ihtimali olduğunu söyledi, uzunca bir tedavi süreci bugün başladı. Bu günlerde, biz bu şirin şimdilik kör bebek kediden çok şey öğreniyoruz: akış, vazgeçmemek, hayat, keyif, acı çekme (veya açı çekmeme)…  bazılarını yakında yazıyor olacağım. Chia’nın bana öğrettikleri ile Frankl’in kitabından öğrendiklerim de garip bir şekilde birbiri ile çok örtüşüyor. Kitabı herkese mutlaka okunması gerek olarak tavsiye ediyorum. Bu kadar temel ve bu kadar da bilinen bir kitabı nasıl bu kadar geç keşfettiğime de hayıflanıyorum.

Son söz; düzgün davranmayı seçin, düzgün davranmayı davet edin, bu eninde sonunda daha düzgün bir dünyaya kavuşmak için bir davet olacak.

Not: Kitabın Okuyan Us yayınları, Selçuk Budak çevirisinde, “decent” ve “indecent” kelimeleri “soylu” ve “soysuz” olarak çevrilmiş. Belki doğru olanı odur, kitabın bütününden çıkardığım anlamı düşününce, bana, “düzgün” ve “düzgün olmayan” daha doğru geldi ve onları kullandım.  

Curiosity as antidote of anger. Öfkenin panzehiri olarak merak.

“You can’t be angry and curious at the same time.” Since I’ve heard of it from Seth Godin who credits Catherine Hoke and who credits her friend Dan Tocchini, I cannot stop thinking about it.

Anger, (visualize a moment when your anger captivates you, for example while driving), is a feeling that freezes the moment for the person, and freezes the potential possible actions that might be taken. It’s a feeling that triggers a very simplistic way of thinking in the brain, triggers aggression and/or yet another captivating feeling of unfairness or some other reactions and/or feelings that I cannot name right now. I can surely say, however, that any feeling triggered by anger will chain you to the present time which of course will turn itself into a past in a blink of an eye time. You will be hooked into this negative experience, it will turn into a vicious circle and will repeat itself throughout the similar encounters you are going to face. It is a poisonous situation unless you are enjoying it!

Since I’ve heard the sentence, I’m still amazed with the simplicity of the antidote of anger. Curiosity! Probably it is not going to serve as a tool for problem resolution. Maybe it might not even have a visible and immediate effect helping in elimination of the problem causing anger. Yet, it saves you from being hooked into a vicious circle, stops the poison, and keeps you remain in your own flow, in present and towards to your future. By being curious, you start asking questions, and life is very generous in answering them; you ask, and the answers find you. The answers help you understand, and might bring some solutions eventually. At least, it makes plus one person, you, who understands the cause and accumulates for a future tipping point when the source of anger can be resolved.

Hoke’s book is already listed to be read and just discovered a podcast interview with her, by Tim Ferriss, to be listened. Maybe, when I dig further, I will discover that currently I am misinterpreting the saying. If that’s the case, I’ll write another post. For the time being, make the choice, and, hopefully, stay curios.


“Aynı anda hem öfkeli hem de meraklı olamazsın.” Duyduğumdan bu yana, hakkında düşünmeden edemediğim bir cümle. Seth Godin’den duydum, ki o Catherine Hoke’u referans veriyor, o ise bir konuşmasında arkadaşı Dan Tocchini’yi referans veriyor.

Öfke, (öfkenin sizi esir aldığı bir anı gözünüzde canlandırın, mesela araba kullanırken), bir yandan kişi için anı dondururken, bir yandan da alınabilecek olası aksiyonları dondurur. Beynin kapasitesinin çok altında bir düşünme şekliyle çalışmasına sebep olur, saldırganlığın ve/veya haksızlık yapıldığı duygusunun, veya şimdi sayamadığım benzer başka esir alıcı duygu veya reaksiyonların tetiklenmesine sebep olur. Olası tüm duyguları saymak mümkün olmasa da, şunu söylemek mümkün, öfkenin ortaya çıkarabileceği duygu sizi mevcut zamana zincirler, ki göz açıp kapayıncaya kadar mevcut zaman geçmiş zaman haline gelir. Bu negatif deneyime bağlı hale gelirsiniz, benzer durumlarla karşılaştıkça kısır döngü gibi kendisini tekrar eder. Zehirleyen, ve özel bir zevkiniz yoksa kaçınmak isteyeceğiniz bir durum.

Başlangıçta yazdığım cümleyi duyduğumdan bu yana, öfkenin panzehirinin basitliğine hayret ediyorum. Merak! Muhtemelen, problemin çözüm aracı olmayacaktır. Belki de, öfkeye neden olan problemin giderilmesi konusunda görünür ve hızlı bir etkisi de olmayacaktır. Ancak, sizi kısır döngüye saplanmaktan kurtarabilir, zehri durdurabilir, ve kendi akışınızda, bugününüzde -ve geleceğinize doğru- kalmanıza yardımcı olabilir.  Meraklı olarak, soru sormaya başlarsınız, ve hayat cevaplar verme konusunda cömert davranır; siz sorarsınız ve cevaplar sizi bulur. Cevaplar anlamanıza yardımcı olur, ve hatta zaman içinde çözümleri de getirebilir. En azından, artı bir kişi olursunuz; sebebi anlamaya başlayan ve gelecekte öfkeye sebep olan şeyin çözüleceği kıvılcım anı için biriktiren artı bir kişi.

Hoke’un kitabı okunacaklar, kendisiyle yapılmış uzunca bir mülakat dinlenecekler listesinde. Belki bu konuyu biraz daha didiklediğimde, söylenmek istenen şeyi yanlış yorumladığımı anlayacağım. O durumda başka bir yazı daha yazmam gerekecek elbet. Şimdilik şunu söyleyebilirim, tercihinizi yapın, ve mümkünse meraklı olmayı seçin.