Curiosity as antidote of anger. Öfkenin panzehiri olarak merak.

“You can’t be angry and curious at the same time.” Since I’ve heard of it from Seth Godin who credits Catherine Hoke and who credits her friend Dan Tocchini, I cannot stop thinking about it.

Anger, (visualize a moment when your anger captivates you, for example while driving), is a feeling that freezes the moment for the person, and freezes the potential possible actions that might be taken. It’s a feeling that triggers a very simplistic way of thinking in the brain, triggers aggression and/or yet another captivating feeling of unfairness or some other reactions and/or feelings that I cannot name right now. I can surely say, however, that any feeling triggered by anger will chain you to the present time which of course will turn itself into a past in a blink of an eye time. You will be hooked into this negative experience, it will turn into a vicious circle and will repeat itself throughout the similar encounters you are going to face. It is a poisonous situation unless you are enjoying it!

Since I’ve heard the sentence, I’m still amazed with the simplicity of the antidote of anger. Curiosity! Probably it is not going to serve as a tool for problem resolution. Maybe it might not even have a visible and immediate effect helping in elimination of the problem causing anger. Yet, it saves you from being hooked into a vicious circle, stops the poison, and keeps you remain in your own flow, in present and towards to your future. By being curious, you start asking questions, and life is very generous in answering them; you ask, and the answers find you. The answers help you understand, and might bring some solutions eventually. At least, it makes plus one person, you, who understands the cause and accumulates for a future tipping point when the source of anger can be resolved.

Hoke’s book is already listed to be read and just discovered a podcast interview with her, by Tim Ferriss, to be listened. Maybe, when I dig further, I will discover that currently I am misinterpreting the saying. If that’s the case, I’ll write another post. For the time being, make the choice, and, hopefully, stay curios.


“Aynı anda hem öfkeli hem de meraklı olamazsın.” Duyduğumdan bu yana, hakkında düşünmeden edemediğim bir cümle. Seth Godin’den duydum, ki o Catherine Hoke’u referans veriyor, o ise bir konuşmasında arkadaşı Dan Tocchini’yi referans veriyor.

Öfke, (öfkenin sizi esir aldığı bir anı gözünüzde canlandırın, mesela araba kullanırken), bir yandan kişi için anı dondururken, bir yandan da alınabilecek olası aksiyonları dondurur. Beynin kapasitesinin çok altında bir düşünme şekliyle çalışmasına sebep olur, saldırganlığın ve/veya haksızlık yapıldığı duygusunun, veya şimdi sayamadığım benzer başka esir alıcı duygu veya reaksiyonların tetiklenmesine sebep olur. Olası tüm duyguları saymak mümkün olmasa da, şunu söylemek mümkün, öfkenin ortaya çıkarabileceği duygu sizi mevcut zamana zincirler, ki göz açıp kapayıncaya kadar mevcut zaman geçmiş zaman haline gelir. Bu negatif deneyime bağlı hale gelirsiniz, benzer durumlarla karşılaştıkça kısır döngü gibi kendisini tekrar eder. Zehirleyen, ve özel bir zevkiniz yoksa kaçınmak isteyeceğiniz bir durum.

Başlangıçta yazdığım cümleyi duyduğumdan bu yana, öfkenin panzehirinin basitliğine hayret ediyorum. Merak! Muhtemelen, problemin çözüm aracı olmayacaktır. Belki de, öfkeye neden olan problemin giderilmesi konusunda görünür ve hızlı bir etkisi de olmayacaktır. Ancak, sizi kısır döngüye saplanmaktan kurtarabilir, zehri durdurabilir, ve kendi akışınızda, bugününüzde -ve geleceğinize doğru- kalmanıza yardımcı olabilir.  Meraklı olarak, soru sormaya başlarsınız, ve hayat cevaplar verme konusunda cömert davranır; siz sorarsınız ve cevaplar sizi bulur. Cevaplar anlamanıza yardımcı olur, ve hatta zaman içinde çözümleri de getirebilir. En azından, artı bir kişi olursunuz; sebebi anlamaya başlayan ve gelecekte öfkeye sebep olan şeyin çözüleceği kıvılcım anı için biriktiren artı bir kişi.

Hoke’un kitabı okunacaklar, kendisiyle yapılmış uzunca bir mülakat dinlenecekler listesinde. Belki bu konuyu biraz daha didiklediğimde, söylenmek istenen şeyi yanlış yorumladığımı anlayacağım. O durumda başka bir yazı daha yazmam gerekecek elbet. Şimdilik şunu söyleyebilirim, tercihinizi yapın, ve mümkünse meraklı olmayı seçin.

Rise to your potential! Potansiyeline yüksel!

We’ve been programmed to reconcile ourselves to less of our potential. We’re not robots, yet, still programmed. In the beginning of industrial age, the need for work-force was described as unquestioning, less thinking, obeying. As it was not possible to create robots at that time, they needed standardized people. The following quote is one of the best ones describing the solution found:

“An organization composed of individuals of mediocre ability, working in accordance with policies, plans, and procedures discovered by analysis of the fundamental facts of their situation, will in the long run prove more successful and stable than an organization of geniuses each led by inspiration” (Taylor Society)

Then, to succeed this, education system (basically, schools) needed to be updated. A very direct quote telling us what was changed with education system:

“The aim of public education is not to spread enlightenment at all; it is simply to reduce as many individuals as possible to the same safe level, to breed and train a standardized citizenry, to put down dissent and originality. That is its aim in the United States… and that is its aim everywhere else.” (H.L. Mencken)

Today, if you say the say the same, probably you would be immediately labeled as narrow-minded. Unfortunately, that narrow-minded system is still the valid one in many countries in the world. Even though, new skills and new development ways are being craved  by many of us and many of the organization in today’s world.

You, as an individual, in your every step towards your own potential, the system is warning you using different tools, which might even be your very own thoughts: you die if you fly too high, remember Icarus, hear your father’s warning!

Icarus and his father, being kept in a tower in Crete, attempt to escape by means of wings that is constructed from feathers and wax. Icarus’ father warns him about two things. One of them is not too fly too high. Icarus ignores the advice, gets too close to the sun, wax melts and he dies after falling into the Aegean Sea.  (also source of the idiom: “don’t fly too close to the sun”)

This is mostly and in many cases what you hear about Icarus. Don’t be too ambitious. You fly high, you die. Maybe!

The second advice was not to fly very low as sea’s dampness would effect the wings. 

In other words, you die if you fly too low too, or it gets very heavy. You die if it’s too low too; slower and with difficulty to breathe. Sometimes, when it gets really tough, you go a little bit higher to relax. Then, you get lower as you fear getting burned, fear being unsuccessful, and as your long time learning pushes you back. You start dying again, slowly and without realizing.

Yet, there are many beautiful high levels you may fly without letting wax being melt. Are you afraid? No problem, everyone would be afraid! The only thing you have to do is keep wax under control. You do know flying. You do know what to do, do!

If you like this and like to further dig, references and inspiration sources that I could recall.

Todd Rose, The End of Average, How We Succeed in a World That Values Sameness

Icarus story from Seth Godin, video

İcarus Story(Wikipedia)

Azra Kohen, Aeden, novel (to my knowledge, not yet translated into English)


Potansiyelinin azına razı olmak için programlandık. Robot olmasak da programlandık; endüstri devrimi başladığında, söyleneni sorgulamadan, üzerinde düşünmeden yapan iş gücüne ihtiyaç vardı. Robot yapmak mümkün olmadığına göre, standart üretim için standart insanlar gerekmişti. Bulunan çözümü en güzel yansıtan alıntılardan biri şöyle:

“Ortalama yeteneklere sahip, politikalar, planlar ve detaylı analizler sonucu oluşturulmuş prosedürlere uyumlu çalışan insanlardan oluşmuş bir organizasyon, uzun vadede, dahilerden oluşmuş ve esinlenmelere sahip insanlardan oluşmuş organizasyonlara göre daha başarılı ve istikralı olacaktır.” (Taylor Society)

Ve sonra bunu başarmak için, eğitim sisteminin, okulların elden geçmesi gerekiyordu. Orada yapılanları, dümdüz anlatan bir alıntı:

“Yaygın eğitimin amacı asla bir aydınlanma sağlamak değildir; amaç, olabildiği kadar çok insanı aynı güvenli seviyeye indirgemek, standart vatandaşlar yetiştirmek üzere üremelerini sağlamak, muhalifliği ve yaratıcılığı olabildiğince azaltmaktır. bu Birleşik Devletlerde eğitimin amacıdır… ve geri kalan her yerdeki amaç da budur” (H.L.Mencken) 

Bugün bunu söyleseniz, belki de geri kafalı olarak damgalanırsınız anında. Ne yazık ki, hala o geri kafalı eğitim sistemi, dünyanın pek çok yerinde aynen devam ediyor. Üstelik bugün ihtiyaç duyduğumuz pek çok beceri ve gelişim ihtiyacı başka bir sistem gerektirse de.

Siz, birey olarak kendi potansiyelinize doğru her adım attığınızda da o ya da bu şekilde, belki de kendi zihniniz dışında başka hiç bir şeyi kullanmadan, sizi uyarıyor sistem: çok yukarı çıkarsan ölürsün, İkarus’u hatırla, babanın  sözünden çıkma!:

Babasıyla beraber Girit’te bir kuleye hapsedilmiş İkarus, kuleden kurtulabilmek için bal mumu ve tüylerden bir çift kanat yapar. Baba İkarus’a iki öğüt verir. Biri, uçmanın coşkusuyla güneşe yaklaşmaması gerektiğidir. İkarus babasını dinlemez, güneşe çok yaklaşınca bal mumu erir ve Ege Denizi’ne düşerek ölür. 

İkarus en çok böyle ve bu kadar anlatılır. Hırslarına kapılma. Çok yükselirsen ölürsün! Belki!

İkinci öğüt ise denize yakın uçup kanatlarının nemlenmesini engellemesi gerektiğidir. 

Çok alçalırsan da ölürsün, ölmezsen de ağırlaşırsın yani. Aşağıda da ölüyorsun; yavaş yavaş nefes almakta zorlanarak, ara ara çok sıkıştığında birazcık yükselerek rahatlayıp, sonra onca yılın öğrenilmişliği ile ve yanmak korkusuyla, başarısız olmak korkusuyla, tekrar alçalıyorsun. Tekrar yavaş yavaş, fark etmeden ölüyorsun.

Oysa balmumu erimeden çıkabileceğin çok güzel yükseklikler var; korkuyor musun? Sorun değil, herkes korkar. Tek yapman gereken yükselirken bal mumunu kontrolde tutmak. Yoksa uçmayı zaten biliyorsun: Ne yapman gerektiğini de biliyorsun, yap!

İlginizi çektiyse, referans ve aklıma gelen ilham kaynakları:

Todd Rose, The End of Average, How We Succeed in a World That Values Sameness

Seth Godin’den İkarus Hikayesi, video

İkarus Hikayesi (Wikipedia)

Azra Kohen, Aeden Bir Dünya Hikayesi, roman

Key for happiness – Mutluluğun Anahtarı

Good relationships keep us happier and healthier. Period! Robert Waldinger says when he summarizes an 80 year old study. He is 4th director of the study which started back in 1938. The study through years followed lives of many people from their childhood to today. Among many outcomes of the study, Waldinger underlines this quote as the clearest outcome. Other three points he is underlining are:

  • Social connections are really good for us and loneliness kills. People who are more socially connected to family, to friends, to community, are happier, healthier and live longer than people who are less well connected
  • It’s not number of friends, it’s the quality of your close relationships that matters.
  • Good relationships does not only protect our bodies but also our brains.

So what shall we do? I believe, we all know the answer, we all know what to do. Good news is that, whatever you do, it’s not necessarily the result of your efforts making your relationships better. It’s the effort itself increasing the quality of the relationships.

Click on this line for full TED talk from Rober Waldinger. 


İyi ilişkiler bizi daha mutlu ve daha sağlıklı tutar. Nokta! 80 yıldır devam eden araştırmayı özetlerken böyle diyor Robert Waldinger. Kendisi, 1938’de başlayan araştırmanın 4. direktörü konumunda. Çalışma, pek çok insanın çocukluktan başlayarak hayatları boyunca takip edilmesiyle yürütülmüş. Çalışmanın pek çok çıktısı arasında, Waldinger en çok bu çıktının altını çiziyor. Bunun dışında saydığı üç diğer önemli nokta ise şöyle:

  • Sosyal bağlantılar bizim için gerçekten yararlıdır ve yalnızlık öldürür. Ailelerine, arkadaşlarına ve topluma daha bağlı olan insanlar daha mutlular, daha sağlıklılar ve daha az bağlı olan insanlarla karşılaştırıldıklarında daha uzun yaşıyorlar.
  • Önemli olan arkadaşların sayısı değil, yakın arkadaşlıkların kalitesi.
  • İyi ilişkiler sadece bedenimizi korumakla kalmıyor, aynı zamanda beynimizi de koruyor.

O zaman ne yapmalı? Bence hepimiz cevabı ve ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. İşin iyi yanı da şu, ne yaparsanız yapın, ilişkilerinizi daha iyi yapacak olan illaki çabalarınızın yaratacağı sonuç değildir. Çabanın kendisi ilişkilerin kalitesini artırmaya çoğu zaman yetecektir.

Robert Waldinger’ın Türkçe alt yazılı TED konuşması için bu satırı tıklayabilirsiniz. 

Effective Meeting – Etkili Toplantı

The Simple Stupid Action for More Effective Meetings

How to make meetings more effective? Be it a business meeting, training, seminar, workshop or what so ever, what makes a good meeting? I know this is something you’ve already discussed with your colleagues, and/or heard some advice about, read or being trained about. I bet there have been at least couple of occasions you’ve also joked about useless meetings that you had to join; ‘God, finally the meeting(s) are over so I can work now’‘At least the coffee was good’‘I swear I’ll kill myself if I’m invited one more of these useless meetings’ and so on… Also, probably you’ve also heard some advice when you were murmuring about ineffectiveness of the meetings, ‘get used to it’‘try to take what is useful for you and forget about the rest’, ‘don’t be so demanding’‘be positive, we cannot change everything at once’

Why shall we keep suffering because the host of the meeting did not really think about the purpose and/or the actual outcome of the meeting? Or, didn’t consider your perspective. Or didn’t obey any (or most) of the rules any book, training or article about effective meetings would suggest. Or, the organizer prepared it with mindset of ‘I present, you interact within my comfort zone and we have an unproblematic meeting and we all tick the box; the meeting has been done!’. Congratulations! Wonderful if you have plenty of time, or if you believe that scientists will be fast enough to come up with immortality soon enough so that you can also benefit from.

The ‘normal’ (and still valid) answer to all these issues would be, train yourself, read a bit, scan some articles and devote some time in thinking how to organize more useful more effective meetings. Effective for the organizer, effective for the participants! If that sound complicated, than go for the simple stupid action and ask yourself;

‘What do I want the ideal participant (or average participant, if you like) to do after the meeting?’

And, if you are a participant, still go for it, and ask the question (in a kind manner if you still can) ‘what exactly do you expect me to do after the meeting?’

Having this on table, thrown to participants in the beginning (or in the invitation, even better) or at least having in the mind -of the presenter-, will not only ease the meeting for everybody but it will also guide you, and guide you very smoothly, through concrete, constructive, logically and emotionally accepted results.

If there is no answer to the question, or the answer is too naïve or stopping with a dot before further explanation (in other words, not answering another simple stupid question of ‘so what?’), like, ‘well, we meet to discuss and make you think about this and that.’‘to evaluate and see where we are.’‘to plan the upcoming month.’ etc, ask for more and insist for more!

Keep in mind, this is in your benefit, regardless which side you are, organizer or participant! You are exchanging your time for something useful and something with a progressive action, not for waiting a divine touch to bring you some sort of a result.

(This article was initially posted at Linkedin)


Etkili Toplantılar için Aptallık Derecesinde Basit Bir Aksiyon

Toplantıları nasıl daha etkili yapabiliriz? İster bir iş toplantısı, ister bir eğitim, çalışma atölyesi, veya seminer olsun, bir toplantıyı iyi yapan nedir? Eminim bunu iş arkadaşlarınızla çoktan konuşmuşsunuzdur, ve/veya bu konuda çeşitli tavsiyeler almış, bu konuda okumuş veya eğitime katılmışsınızdır. Eminim ki, mükerrer defalar, katıldığınız toplantıların faydasızlığı ile ilgili espri yapmışlığınız vardır; ‘Allah’ım, sonunda toplantı(lar) bitti ve artık çalışmaya başlayabilirim’‘En azından kahve güzeldi’‘Bir daha böyle gereksiz bir toplantıya katılmaktansa kendimi öldürmeyi tercih ederim’,vb… Ve muhtemelen, toplantıların verimsizliği ile ilgili sızlandığınız zamanlarda birkaç tavsiye duymuşsunuzdur; ‘alışmaya çalış’‘kendin için faydalı olanı almaya çalış gerisini takma’‘bu kadar talepkar olma’‘pozitif ol, her şeyi bir defada değiştiremezsin’….

Peki, toplantıyı organize eden kişi toplantı amacı ve/veya toplantının gerçek çıktısı üzerine düşünmedi diye, niye biz acı çekmek zorunda kalıyoruz? Veya sizin bakış açınızı dikkate almadı diye. Veya etkili toplantılarla ilgili, herhangi bir makale, kitap veya eğitimin söyleyebileceği kurallardan hiçbirine (veya çoğuna) uymadı diye. Veya toplantı sahibi, tüm organizasyonu, şu zihinsel arka planla yaptı diye; ‘ben sunarım, sen kendi konfor alanının izin verdiği ölçüde etkileşime geçersin, hepimiz için problemsiz (!) bir toplantı olur ve hepimiz rahatlarız çünkü toplantı yapılmış olur!’. Tebrikler! Eğer bolca zamanınız varsa veya bilim insanlarının ölümsüzlüğü sizin faydalanabileceğiniz hızda bulabileceklerine inanıyorsanız gerçekten şahane.

Bütün bu meselelere verilebilecek ‘normal’ (ve hala geçerli olacak) karşılık, kendinizi eğitin, bu konuda bir şeyler okuyun, birkaç makaleye göz atın ve daha faydalı ve daha etkili toplantıların nasıl organize edilebileceğini düşünmeye vakit ayırın olabilir. Hem organize eden için, hem de katılımcı için etkili! Eğer bu kulağa biraz zor geliyorsa, o zaman aptallık derecesinde basit olan aksiyonu tercih edin ve kendinize sorun;

‘İdeal katılımcının (veya dilerseniz ortalama katılımcının) bu toplantıdan sonra ne yapmasını istiyorum?’

Ve eğer katılımcıysanız, sizin için de bir opsiyon var, şunu sorun (kibarca, eğer hala kibar kalabiliyorsanız) ‘toplantıdan sonra tam olarak ne yapmamı bekliyorsunuz?’

Toplantı sırasında bunu gözetmek, toplantı başında katılımcılara söylemek (hatta toplantı davetinde olması daha da iyi) veya en azından toplantı yöneticisinin bunu aklının bir köşesinde bulunduruyor olması, hem toplantının herkes için daha kolaylaşmasını sağlayacaktır hem de size net, yapıcı, mantıksal ve duygusal olarak kabul edilebilecek sonuçlara ulaşma yolunda çok doğal bir akıcılıkla rehberlik edecektir.

Eğer bu sorunun bir cevabı yoksa, veya cevap çok naifse veya herhangi bir ek açıklama olmaksızın tek cümlede sonuçlanıyorsa (başka bir deyişle, başka bir aptallık derecesinde basit soru olan ‘e yani?’ sorusuna cevap veremiyorsa), örneğin, ‘konuyu değerlendirmek ve bu veya şu konuda düşünmenizi sağlamak için toplanıyoruz’‘nerede olduğumuzu görmek için toplanıyoruz’‘gelecek ayı planlamak için toplanıyoruz’ gibi; o zaman daha fazlasını elde etmek için daha fazla sorun!

Unutmayın, katılımcı veya ev sahibi olmanızdan bağımsız olarak, bu, sizin yararınıza!Siz, zamanınızı faydalı ve ilerleme getirecek bir aksiyon için değiş tokuş ediyorsunuz, ilahi bir dokunuşun size sonuç gibi görünebilecek bir şeyler getirmesini ummak için değil.
(İlk olarak 2016’da Linkedin’de yayınlanmıştır)

Forced Empathy – Zorla Empati

Forced Empathy, is a communication technique that may be used as a protection against people asking too much from you. Especially, if you are a giver rather than taker, that technique would become even handier to you, helping you to stop risk of burn out at work or in your relationships.

In Adam Grant’s podcast, ‘When work takes over your life’,  Chris Voss who used to be an FBI hostage negotiator, describes this technique for setting boundaries. He talks about 3 techniques, and the first one is forced empathy achieved by asking simple questions with right tone. Voss says “How am I supposed to do that?” You can’t say, “How am I supposed to do that?!” Because the unspoken part of that is “You, idiot!” So if you say, “How am I supposed to do that?” like in an actual, sort of, inquiring way, it forces people to stop and look at your situation and forcing them to stop and think and look is a form of boundary setting.

It is “forced”, yet force is used to call empathy, an invitation to your counterpart to recognize your emotions, your situation. Once mutual understanding is there, then door is open for constructive communication.

Other two techniques and full podcast is at bit.ly/2J91B0T


Zorla Empati, sizden çok fazla şey isteyen insanlardan korunmak için etkili bir iletişim tekniği olabilir. Özellikle, alıcıdan olmaktan çok verici bir kişiliğiniz varsa, bu teknik tükenmişlik sendromuna karşı koruyabilir.

FBI’ın eski bir rehine müzakerecisi olan Chris Voss, Adam Grant’ın, ‘When work takes over your life’ / ‘İş hayatınızı sizden alırken’ isimli yayınında, kendi sınırlarınızı çizmenin 3 tekniğinden bahsediyor. Zorla Empati bunlardan biri ve uygulamak için basit soruları doğru bir ses tonu ile sormak yeterli. Voss şöyle anlatıyor: “Bunu nasıl yapmam gerekiyor?”. Şöyle söylememeniz gerekiyor “bunu nasıl yapmam gerekiyor?!” çünkü bu durumda sözlü olmayan bölümde “seni geri zekalı”yı da eklemiş oluyorsunuz. Yani, olabildiği kadar gerçekçi ve bir nevi meraklı bir şekilde “bunu nasıl yapmam gerekiyor?” derseniz, bu insanları durmaya ve sizin durumunuza dikkat etmeye zorlayacak, ve onların durmasını ve  düşünmesini sağlamak bir nevi sınırların çizilmesi demektir.  

“Zorla”, ancak istenen şey empati; karşınızdakini sizin duygularınızı ve durumunuzu anlamak için gönderilen bir davet. Bu yöntemle, karşılıklı anlayış zemini oluştuğunda, yapıcı iletişim için kapı aralanmış olur.

Diğer iki teknik ve yayının tamamı için link: bit.ly/2J91B0T

United Meanings of Love – Aşkın Birleşmiş Anlamları

Love is difficult to explain. We all know it and probably we suffer in explaining our feelings around love. Reading the following article from www.theschooloflife.com about ancient Greek vocabulary around love, I thought maybe the difficulty is simply because of trying to squeeze different (yes somehow similar yet still different) feelings into one nutshell of love. Here are the three words that might bring ease in expressing your feelings around love:

  1. EROS. This is described as ‘powerful physical feeling’. Sexual desire.
  2. PHILIA. Warm, loyal friendship we may say. Fondness.
  3. AGAPE. Brotherly love. Or ‘charitable love’ with description in the article.
  4. STORGE. Familial, natural love like deep feeling towards parents, children, pets.

We need all, and we need unity among all of them.

The article describes first three, here is the link: Why we need the Ancient Greek Vocabulary of Love

 


Aşkı tarif etmek zordur. Bunu hepimiz biliyoruz ve muhtemelen aşk etrafındaki hislerimizi anlatmakta zorlanıyoruz. Aşağıda linkini verdiğim makaleyi okuyunca ve aşkın eski Yunan’da birden fazla kelime ile anlatıldığını öğrencince, problemin benzer de olsalar farklı duyguları minicik bir kaba sığdırmaya çalışmaktan kaynaklandığını düşünmeye başladım. Aşk etrafındaki duyguları daha kolay anlatmaya yardımcı olabilecek üç kelime şöyle:

  1. EROS. ‘Güçlü fiziksel duygu’. Cinsel istek
  2. PHILIA. Sıcak, sadık arkadaşlık diye anlatılabilir. Sevgi.
  3. AGAPE. Kardeşçe aşk. Veya makalede ifade edildiği şekliyle merhamet içeren aşk.3
  4. STORGE. Ebeveynlere, kendi çocuklarına, beraber yaşanan evcil hayvanlara karşı hissedilen doğal aşk.

Hepsine ve hepsinin birliğine ihtiyacımız var.

İlk üç kelimenin detayını anlatan makalenin google çeviri hali: Why we need the Ancient Greek Vocabulary of Love

Octopus Approach for Excellent Customer Experience – Mükemmel Müşteri Deneyimi için Ahtapot Yaklaşımı

In many industries, importance of achieving excellence in service quality is expeditiously increasing every single day.  Smiling, paying attention to customer, doing basic tasks expected from us, answering customers’ requests and questions, etc, etc… All part of our daily routine in service and all part of previously agreed job description or SOP’s (standard operation procedures) and we try to comply with those.

As customers on the other end, we have much more tools to share our experience and satisfaction about services we receive; for example we leave comments for a restaurant, hotel, café we like or hate, we read comments, and even we rate the quality of comments etc… More we do and get involved in experience sharing, passively or actively, more our expectations are increasing. On this end, it is the same story with our customers; their expectations are increasing every single day, as they also learn from experiences of other people, and as their general level of service expectation is also increasing.

This is why CX – Customer Experience is becoming so important nowadays. That’s also why, the routine is not enough to meet and exceed expectations (and also if being used, to achieve higher NPS – Net Promoter Score and CS – Customer Satisfaction scores).

OCTOPUS APPROACH is a new and alternative way on getting improved connection with our customers. This approach was maturing through discussions during my recent CX Training courses I’ve delivered.

In this approach, think your business unit as an OCTOPUS, and yourself as one of the arms of the octopus. The OCTOPUS APPROACH has one rule only, at any given time (mostly when customer is in the shop but not limited to), customer must be connected to at least one of the arms! So, whenever you are disconnecting, you simply pass the connection to another arm (your colleague) and ensure there is a connection with at least one of the arms. This way, customer also knows and feels relax and feels motivated about who to consult when she/he has a simple tiny little questions in mind. Those tiny little concerns, hesitations that need to be realized immediately to ensure re-visit and/or re-purchase of customers.

So, our task is not finishing when we simply serve and do our task. In every single case and with every single customer, we also either stay connected or pass the connection to our colleague & ensure secure connection. Indeed, the same approach also applies to other -background- departments in your company (accounting, call center, IT, HR, marketing, purchasing, sales, finance..) and even in our relationships with each other as colleagues.

Here is another benefit of the OCTOPUS APPROACH, when customer is connected we are also charging the customer. Think like a phone battery. And think that, customer needs at least 90% battery to be able to show for their next visit, next purchase. If you are working in a language school for example, your students will have challenges and many excuses not to come back (traffic, busy work, socializing, sports, stress, love, you count…); they will only come if the battery is charged enough with motivation. Otherwise, battery dies and they simply cannot make it back to our school. Same story with other type of businesses as well, are we charging enough so that our customer is feeling motivated enough to re-visit us and to prefer us over our competition?

Think about it, and check if your arm is connected well with other arms and if your arm is also charging when you provide service. And by the way, also consider leaving real octopuses, those beautiful clever creatures out off your plates.


Pek çok sektörde, hizmet kalitesinde mükemmelliğe ulaşmanın önemi her geçen gün inanılmaz bir hızla artıyor. Gülümsemek, müşteriye ilgi göstermek, bizden beklenen temel görevleri yerine getirmek, müşterilerin sorularına ve isteklerine cevap vermek, vs, vs… Bütün bunlar, servis söz konusu olduğunda günlük rutinimizin, ve üzerinde uzlaşılmış iş tanımlarının ve SOP’lerin (standard operasyon prosedürlerinin) birer parçası ve biz bunlara uymaya çalışıyoruz.

Diğer tarafta, müşteri olarak, aldığımız hizmetlere dair deneyimlerimizi ve memnuniyetimizi paylaşmak için pek çok araca sahibiz. Örneğin, bayıldığımız veya nefret ettiğimiz restoran, otel, cafelerle ilgili çeşitli platformlara yorumlar bırakıyoruz, yorumları okuyoruz, ve hatta bırakılmış yorumları puanlıyoruz… Aktif veya pasif, deneyim paylaşımı ile daha fazla haşır neşir oldukça, beklentilerimiz de artıyor. Bu tarafa döndüğümüzde, kendi müşterilerimizle ilgili hikaye de aynı; her geçen gün beklentileri artıyor, her geçen gün başka insanların deneyimlerinden bir şeyler öğreniyorlar, ve genel hizmet kalitesi beklentileri artıyor.

Bu sebeple, Müşteri Deneyimi konusu bu günlerde çok önemli bir hale geldi. Bu artan önem sebebiyle de, müşteri beklentilerini karşılamak ve aşmak (ve müşteri deneyimi metrikleri kullanılıyorsa, örneğin daha yüksek NPS – Net Promoter Score/Net Tavsiye Edici Skoru ve Müşteri Memnuniyeti skorlarına ulaşmak) için işimizi rutin bir şekilde yapıyor olmak yeterli gelmiyor.

AHTAPOT YAKLAŞIMI, müşterilerle daha gelişmiş bağlantılar kurabilmek için yeni ve alternatif bir yaklaşım. Son günlerde gerçekleştirdiğim Müşteri Deneyimi eğitimlerindeki tartışmalarda olgunlaştı.

Bu yaklaşımda, çalıştığınız birimi bir AHTAPOT olarak, kendinizi de ahtapotun bir kolu olarak düşünüyorsunuz. AHTAPOT YAKLAŞIMI‘nın sadece bir kuralı var, herhangi bir zamanda (esasen müşterinin işletmede olduğu anlar, ancak bununla da sınırlı kalmak durumunda değil), müşteri en az bir kol ile bağlantıda olmalı! Yani, bağlantınızın kopması gerektiği her anda, önce bağlantının başka bir kola (iş arkadaşınıza) aktarılmış olduğundan, sonra bağlantının sağlam ve güvenli olduğundan emin olmanız gerekiyor. Bu yolla, müşteri de minik soruları ve kaygıları için kime danışacağını biliyor, danışmak için yeterli motivasyonu buluyor ve kendini rahat hissediyor. Bu minik soru ve kaygılar ancak hızlıca fark edilip müdahale edildiğinde, müşterilerin bizi yeniden ziyaret etmesi ve/veya yeni bir satın alma gerçekleştirmesi garanti altına alınabilmiş oluyor.

Dolayısıyla, işimiz hizmeti sunduğumuz ve görevimizi yaptığımız anda bitmiyor. Her bir durumda ve her bir müşteri özelinde, ya bağlantıda kalmaya devam etmeli veya bağlantının bir çalışma arkadaşımıza aktarıldığından ve bağlantının güvenli olduğundan emin olmalıyız. Ve aslında bu yaklaşımın arka planda kalan diğer departmanlar (muhasebe, çağrı merkezi, IT İK, pazarlama, satınalma, satış, finans…) ve hatta çalışanlar arası ilişkiler için de geçerli.

AHTAPOT YAKLAŞIMI’nın bir faydası daha var, müşteri bağlantıda olduğunda aynı zamanda onu şarj ediyoruz. Telefon bataryası gibi düşünün. Ve müşterinin yeniden bizi ziyaret etmesi veya yeni bir şey satın alması için en az %90 pil ömrüne ihtiyacımız olduğunu düşünün. Örneğin, bir dil okulunda çalışıyorsanız, öğrencinizin geri gelmemek için pek çok bahanesi ve gerçek zorlukları olacak (trafik, yoğun iş, sosyalleşme, egzersiz, stres, aşk, aklınıza ne geliyorsa…); geri gelmeleri ancak bataryanın yeteri kadar motivasyonla şarj edilmiş olmasına bağlı olacak. Öbür türlü, pil geri gelme sürecinde bir yerde bitecek ve onları okula geri getirmeye yetmeyecek. Benzer hikayeleri, başka iş alanları için de düşünebiliriz. Soru hep aynı, müşterimiz bizi tekrar ziyaret etmek ve rakip yerine yeniden bizi tercih etmek için yeteri kadar motive hissediyor mu?

Biraz düşünün bu konu üstüne, ve sonra ahtapotun bir kolu olarak diğer kollarla yeterince bağlantılı olup olmadığınızı ve ahtapotun bir kolu olarak hizmet sunarken etkin şarj edip edemediğinizi düşünün. Ve bu arada, zeki ve çok güzel olan gerçek ahtapotları diyetinizden tamamen çıkarmayı bir düşünün.