Be a baby monkey! – Yavru maymun ol!

When it comes to a change, challenge, stressful situation and so on, we show a business attitude of a baby monkey or a kitten. This is from Michael Michalko, writer of the book Thinkertoys. He describes as «if a small kitten is confused or in danger, it will do nothing but mew until his mother comes and carries it to safety. By contrast, a baby monkey will run to its mother and jump on her back at the first sign of trouble».

Michalko says that your choice of attitude is going to determine your potential for innovation, creativity, success in your field and whether you will have original ideas to improve your business or personal life or not. And he is putting it as a simple choice of the first action, the first step, the beginning of everything. It’s not an identification of you, not a characteristics you are born with but just a choice of an attitude. Need an improvement in any of the areas mentioned?

Be the baby monkey, avoid being a kitten!

İş hayatında, değişim, zorluk, stresli bir durum vs ile karşılaştığımızda, ya yavru bir kedinin veya yavru bir maymunun davranışını sergiliyoruz. Thinkertoys isimli kitabın yazarı Michael Michalko’dan, ve şöyle tanımlıyor: «Eğer yavru bir kedi ne yapacağını bilmez halde kalır veya tehlike sezerse, hiçbir şey yapmayacak ve annesi gelip onu güvenli bir bölgeye taşıyana kadar miyavlayacaktır. Tersine, yavru bir maymun sıkıntılı bir durumun ilk işaretinde annesine koşacak ve onun sırtına çıkacaktır».

Michalko, hangi davranışı seçtiğimizin, bizim yaratıcılık, yenilik, alanımızda başarılı olma ve iş veya özel hayatımızı iyileştirmek için orijinal fikirler üretebilip üretemeyeceğimizi belirlediğini söylüyor. Ve bunu, aslında basit bir ilk adım tercihi gibi tanımlıyor, her şeyin başlangıcı gibi. Bu tercih beraber doğduğumuz bir karakter veya kişilik özelliği değil, sadece basit bir davranış tercihi.

Belirtilen alanlardan herhangi birinde iyileşmeye ihtiyacınız varsa, basitçe yavru kedi olmaktan uzaklaşıp yavru bir maymun gibi davranın, harekete geçin!

You are lucky! – Şanslı Birisin!

Richard J. Wiseman run an experiment with 400 volunteers few years ago. He gave both lucky and unlucky people a newspaper, and asked them to count number of photographs in the newspaper. People calling them ‘unlucky’ were counting in an average of two minutes, while ‘lucky’ ones in few second. Because, the second page of the newspaper contained a half of a page section saying ‘stop counting – there are 43 photographs in this newspaper’. Wiseman describes this as a case for ‘chance of opportunities’. When you call yourself ‘lucky’ it’s like asking your brain to open up for potential opportunities, and your brain will simply follow its only commanders’ orders and seek for opportunities, solutions. On the other hand, if you call yourself ‘unlucky’, your brain will still keep your order and stop thinking, working on potential opportunities, solutions as it will interpret your feelings as ‘no need to work’.

So, still want to call yourself unlucky? Surely not, have a lucky week.

Richard J. Wiseman, bundan birkaç yıl önce 400 gönüllü ile bir deney yapar. Kendine şanslı ve şanssız diyen insanlara bir  gazete verir ve gazetedeki fotoğrafları saymalarını ister. Kendine ‘şanssız’ diyenler fotoğrafları saymayı ortalama 2 dakikada bitirirken, kendine ‘şanslı’ diyenler birkaç saniyede bitirir. Çünkü, gazetenin ikinci sayfasında, yarım sayfa büyüklüğünde bir bölüm vardır, ve şöyle yazmaktadır “saymayı bırakın, bu gazetede 43 fotoğraf var”. Wiseman bunu ‘fırsatların şansı’ olarak adlandırıyor. Kendinize ‘şanslı’ dediğinizde, bu beyninize olası fırsatlar için hazır olmasını söylüyor, ve beyniniz kendisinin tek komutanının emrini yerine getiriyor, fırsat ve çözümleri arıyor. Öte yandan, kendinize ‘şanssız’ dediğinizde, beyin elbette gene sizin emrinizi dinliyor ve düşünmeyi, potansiyel fırsat ve çözümleri aramayı durduruyor, çünkü sizin duygunuzu ‘çalışmaya gerek yok’ diye yorumluyor.

Şimdi kendinize hala ‘şanssız’ demek istiyor musunuz? Elbette hayır diyeceksinizdir, o zaman şans dolu bir haftanız olsun.

Presentation is a tool! – Sunum bir araçtır!

I confess, this one is not a recent discovery, yet, something that keeps showing itself in many different occasions. People are so much concentrating on the presented material and themselves that they are forgetting the most important question: ‘what do I want to achieve at the end of this presentation?’. There is a triangle of presentation preparation; topic/presentation material, presenter and audience. During preparation, all relationships within this triangle has to be visited (3 more questions to ask inline with the most important one).

  • What’s the relationship between topic and myself (and how do we present it)
  • What’s the relationship between me and audience (what engagement do I need, what I can offer and what I can take)
  • What’s the relationship between audience and the topic (what are they going to get from material, what am I communicating, is there an answer to question of ‘so what?’).

What happens when all these sides are not considered, we watch either stressed people obsessed with material they are presenting only or cool people who play ‘I know everything’ and leaves as with a big question mark ‘so what?’. If you have a presentation to make, simply answer the questions, and build the connections before, and enjoy the joy of your audience during your presentation.

İtiraf ediyorum, bunu yeni öğrenmedim, ancak son zamanlarda çok sık karşılaşmaya başladığım bir durum. İnsanlar sunum yaparken, sundukları malzemeye ve kendilerine o kadar odaklanıyorlar ki en önemli soruyu sormayı unutuyorlar: ‘bu sunumun sonunda neyi başarmak istiyorum?’. Sunum hazırlığı olarak sunum üçgenine bakmak gerekiyor; konu/sunum malzemesi, sunumu yapan ve katılımcılar. Hazırlık sırasında, bu üçgenin tüm kenarları dikkate alınmalı (en önemli sorunun 3 eşlikçi sorusu).

  • Konu ve benim aramdaki bağ nedir (ve bunu nasıl sunacağım)
  • Benimle katılımcılar arasındaki ilişki nedir (nasıl bir etkileşime ihtiyacım var, ne verebilirim ve ne alabilirim)
  • Konuyla katılımcılar arasındaki bağ nedir (malzemeden ne edinecekler, iletişimi kurulan esas şey nedir, ‘e yani?’ sorusuna bir cevap var mı).

Bütün bunlar dikkate alınmadığında, ya stres olmuş ve sadece sunduğu malzemeye takılıp kalmış kişileri ya da ‘ben her şeyi bilenim’ havasında takılan ve ortada kocaman bir ‘e yani?’ sorusu bırakan kişileri izliyoruz. Bir sunumunuz olduğunda, basitçe yukarıdaki sorulara cevap verin, ve sunum öncesinde üçgenin köşeleri arasındaki bağlantıyı kurun. Ondan sonra, sunum sırasında, sunumun tadını çıkaranları keyifle izleyin.

Rebels bring solutions – Asiler çözüm getirir

A recent hbr article by Francesca Gino elaborating on the fact that rebelling brings conflicts, conflict triggers discussion and solution seeking. She also provide a link to a study ‘Mind-Body Dissonance’ which tells us conflicts are leading to original solutions. Most of the time, most of our communication does not include new ideas, does not bring new discussions and/or does not suggest a change. Thus, in most of the cases, in response, we tend to respond within our own already existing portfolio of answers/reactions. In other words, when there is no trigger for a change in already accepted comfortable way simply there is no progress towards originality. And we all have different preferences in and about rebelling, based on two dimensions, resisting internal pressures (low or high) and resisting external pressures (low or high); click here for the test which at the end explains your type in detail; The Traveler, The Climber, The Pirate, The Guard.

Don’t be afraid of rebels and rebelling, on the contrary, just enjoy 🙂

Yakın zamanda hbr’da yayınlanan, Francesca Gino imzalı bir makale asilerin çatışma yarattığı, çatışmalarınsa tartışmaları ve çözüm arayışını harekete geçirdiğini detaylıca ele alıyor. Aynı zamanda ‘Zihin-Beden Ahenksizliği’ isimli bir araştırmaya link veriyor; bu araştırmaya göre çatışmalara orijinal çözümleri getiriyor. Çoğu zaman, iletişimimizin büyük bölümü yeni fikirler içermez, yeni tartışmalar getirmez ve/veya bir değişim önermez. Böylece, pek çok durumda, daha önceden var olan cevaplar/reaksiyonlar portfolyosundan kullanarak bir karşılık veririz. Başka bir deyişle, mevcut konfor alanında değişimi harekete geçiren bir şey olmadığında, orijinal bir çözüm yolunda bir ilerleme olmuyor. Ve hepimiz, asilikle ilgili başka tercihlere sahibiz. Bu tercih iki boyutla belirleniyor, ‘iç baskılara direnç’ (az veya çok) ve ‘dış baskılara direnç’ (az veya çok). Test için link burada, testin sonucunda sizin asilik tipiniz detaylıca anlatılıyor: Gezgin, Tırmanıcı, Korsan ve Gardiyan. Asilerden ve asilikten korkmayın, aksine tadını çıkarın 🙂

Neophilia – Neofili

In previous post about neophobia we’ve said that neophobia is very common. Neophilia is on the other is very rare. Seth Godin describes as ‘few Neophiliacs are out there, eager to engage with the new idea, they are the nerds they are the geeks they are the people who get pleasure out of exploring the new. ‘ When it’s about new, surely neophiliacs will be the early adopters and probably the ones giving first positive feedback. However, it’s not automatic that just because few neophiliacs are liking the idea it will spread. Spreading still will mean and require changing the paradigm of people with neophobia. From what I’ve learned, my conclusion would be, simultaneous awareness for both, neophobics and neophiliacs, is very critical; early rejection of the first should not necessarily stop you and make you believe there is a fault with your idea, and early enthusiasm of the later should not blindfold you to think that there is a fault with people of from the first group! Change will take time and require certain phases to pass with patience. Godin explains that journey with ‘phases of paradigm change’ from Thomas Kuhn, and that remains as a future topic for #learnedtoday. For the time being, beware of both, embrace feedback from both, and keep going.

Neofobi ile ilgili bir önceki yazıda, neofobinin çok yaygın olduğunu söylemiştik. Neofili ise tersine çok nadir. Seth Godin bunu şöyle anlatıyor, ‘dışarıda bir yerde az sayıda neofilik var, onlar yeni fikirlerle haşır neşir olmaya çok istekliler, onlar inek dediklerimiz, onlar teknoloji manyağı (geek) dediklerimiz, onlar yeni şeyler keşfetmekten keyif alan insanlar’. Yenilik söz konusu olduğunda, elbette, hızlı adapte olup size ilk pozitif geri bildirimleri verecek olanlar neofiliklerdir. Ancak, neofiliklerin fikri sevmesi, fikrin otomatik olarak yaygınlaşacağı anlamına gelmiyor. Yaygınlaşma, hala neofobiye sahip insanların yaklaşımlarını değiştirmesi anlamına gelecek ve bu değişikliği gerektirecektir. Bu konuda öğrendiklerimden çıkardığım şu; hem neofobikler hem de neofilikler için eş zamanlı bir farkındalığa sahip olunması kritik. Birincilerin erken itirazları sizi durdurmamalı ve fikrinizde illa bir yanlış olduğu sonucuna varmamalısınız, ve ikincilerin erken coşkusu sizi birinci gruptaki insanlarda bir tuhaflık olduğuna inandırmamalı! Değişim zaman ve belirli aşamaların sabırla geçilmesini gerektirecektir. Godin bu aşamaları Thomas Kuhn’un ‘Paradigma Değişiminin Aşamaları’ önermesiyle açıklıyor, bunu daha sonraki bir #bugünöğrendim’de ele alacağız. Şimdilik, hem neofobi hem de neofilinin farkında olalım, iki taraftan gelen geri bildirimi de kucaklayalım ve yolumuza devam edelim.

Learned & Inspired from; Akimbo: The Regular Kind – A Podcast from Seth Godin & Originals, Adam Grant